<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336</id><updated>2011-11-27T16:03:43.552-08:00</updated><category term='iş hayatı'/><category term='başarı'/><category term='çalışıyorum'/><category term='kariyer planlama'/><category term='çalışma ortamı'/><category term='performans değerlendirme'/><category term='maaş'/><category term='iş arama'/><category term='insan kaynakları'/><category term='mesai saatleri'/><category term='iş kıyafeti'/><category term='keyif zamanları'/><category term='mutsuzum'/><category term='ısıtıcı'/><category term='bayram'/><category term='İK'/><category term='pazartesi sendromu'/><category term='ihbar süresi'/><category term='toplantı kültürü'/><category term='hastalık'/><category term='çalışma saatleri'/><category term='iş görüşmesi'/><category term='işadamı'/><category term='HR'/><category term='kavga'/><category term='giyim'/><category term='şirket'/><category term='başarılı kişiler'/><category term='iş yerinde arkadaşlık'/><title type='text'>Hayat Vesaire</title><subtitle type='html'>Düşünceler kaybolmasın diye...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>48</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-5127112097935894863</id><published>2011-01-25T10:26:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T10:37:40.654-08:00</updated><title type='text'>"Bölüm bölüm mutsuzluk" üzerine</title><content type='html'>Bloğuma daha önce yazdığım ama yayınlatamadığım kitabımdan arka arkaya bazı bölümler koydum (bknz önceki kayıtlar). Okur, beğenir ve devamını isterseniz. Şunları da yazmayı planlamıştım:&lt;br /&gt;BÖLÜM 15-------YÖNETİCİNİZ İLE İLİŞKİLER&lt;br /&gt;BÖLÜM 16--------PATRON İLE İLİŞKİLER&lt;br /&gt;BÖLÜM 17--------İŞ YERİNDE MESAİ NASIL TÜKETİLİR?&lt;br /&gt;BÖLÜM 18--------İŞ HAYATINDAKİ SOSYAL ETKİNLİKLER&lt;br /&gt;BÖLÜM 19--------İŞ HAYATI ÖZEL HAYAT DENGESİ&lt;br /&gt;BÖLÜM 20--------İŞ YERİNDE AŞK&lt;br /&gt;BÖLÜM 21--------İŞ YERİNDE MUTSUZ MUSUNUZ TESTİ&lt;br /&gt;BÖLÜM 22--------MUTSUZSANIZ NELER YAPMALISINIZ TESTİ&lt;br /&gt;Ama yayınlatmaktan vazgeçince yazmadım. Mevcut bölümleri okuyup beğenen olursa belki onların gazıyla yazarım diye düşünüyorum. Aslında kitap benim iş hayatı manifestomdu. Kitabın bir kısmını yazdıktan kısa süre sonra işi bıraktım, master ve doktora yaptım, bir ara kendi işimi kurmaya yeltensem de cesaret edemedim. Şimdilerde akademisyen olmaya çalışıyorum, bir yandan da aile işimize dışarıdan destek veriyorum. Ama kitaba yazdıklarım benim mutsuzluğumu farkedip harekete geçmeme sebep oldu. Hem güldürüp, hem düşündürmek istiyordum. Kendim için bunu yaptım ama hala başkaları için de belki işe yarar diye düşünüyorum. Yazdıklarımı burada yayınlama sebebim de bu. Umarım okur ve düşüncelerinizi paylaşırsınız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-5127112097935894863?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/5127112097935894863/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=5127112097935894863' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/5127112097935894863'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/5127112097935894863'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/bolum-bolum-mutsuzluk-uzerine.html' title='&quot;Bölüm bölüm mutsuzluk&quot; üzerine'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-6863633134261297885</id><published>2011-01-25T10:23:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T10:25:42.981-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='başarı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='başarılı kişiler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='işadamı'/><title type='text'>Başarı öyküleri gerçekten başarısız!</title><content type='html'>Kitabıma bu bölümü yazdığım zaman yine iş arayışı içinde idim ve her pazar İK gazetelerine gömülüyordum. Uzun yıllardır pek bakmadığım için hala durum aynı mı bilmem ama o zaman beni gıcık eden başarı öyküleri hala yayınlanıyor ise önce benim yazımı sonra onları okuyun derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAŞARI ÖYKÜLERİ&lt;br /&gt;Son zamanlarda İnsan Kaynakları gazetelerindeki ve web sitelerindeki başarı öykülerini okumaktan size de gına geldi mi bilmem ama ben fena halde bunaldım bunlardan. Şimdi sevmiyorsan okuma kardeşim diyebilirsiniz ama keşke bu kadar basit olsa..&lt;br /&gt;Her pazar gazetelerimi açınca önce pazar gününün keyifli yanını yakalamak için önce magazin haberlerine bakarım ama akşama doğru iş ciddiye biner ve pazartesinin geldiği gerçeği ile yüzleşirim. Tekrar hayatın acıklı yönüne yani kariyerime odaklanırım. Haliyle insan kaynakları eklerine bakmanın zamanı gelmiştir. Hala ciddi bir başarı gösterip mühim bir şirketler grubunda afilli bir yöneticilik kapamamış tüm çalışanlar gibi ben de başarılı insanların kariyer öykülerini gıpta ile okurum. Bu tıpkı mankenlerin güzellik sırlarını okumak gibidir. Kadınlar neden bahsettiğimi hemen anlayacaktır ama beyler için açıklayayım, mankenlerin güzelliğine çok özeniriz ve onların röportajlarda verdikleri ipuçlarını okuyunca bunları uygulayıp onlar kadar güzel bir cilde, saça vs sahip olacağımızı sanırız. Ancak başarısız denemelerden sonra anlarız ki verdikleri ipuçları bizde harikalar yaratmamaktadır, onlar doğuştan şanslıdır, biz taşıma su ile değirmen döndürmeye çalışmaktayızdır. Kötü olan tarafı ise bu başarısız uyarlamalar bizi yeni bir güzellik ipucunu heyecanla okumaktan alıkoymaz, bir türlü akıllanmayız. İşte başarı öykülerini okumakta aynı etkiyi yapmaktadır. Kariyerimde hayal edebildiğim noktaya gelemediğim için hep birşeyleri yanlış veya eksik yaptığımı düşünmüşümdür (yoksa ben keşfedilememiş bir cehverim diyecek kadar mütevazi bir insanım). Dolayısı ile başarılı olanların söyleyeceği şeylerin bana klavuz olmasını beklerim. Zaten bu röpörtajları da bu sebeple yapıyorlar diye düşünüyordum. Ancak anladım ki bunlar sadece bizi daha kötü hissettrimek için yazılıyor. Bu yazıların pek çok yönüne gıcık oluyorum. İşte gıcık olduğum yanları;&lt;br /&gt;1-Başarılı yönetici/firma sahibi vb kişinin özel zevkleri ve seyahatlerine yer vermeleri. Başarılı şahsiyetimizin 70 ülke görmüş olmasından, Afrika’nın en ilginç köşelerinde aslanlarla fotoğraf çektirmiş olmasından bize ne kardeşim. Ha, mesajınız “sizde bunun gibi biri olabilirseniz işte böyle tüm dünyayı gezer sonra da anlatır hava atarsanız” ise sizi çok ayıplıyorum. Yahu insan kaynakları gazetesine en çok iş arayanlar bakar, işinden memnun olupta bu eki şöyle köşe bucak okuyan var mı Allah aşkına? Eee en çok işsizler veya işinden memnun olmayıp birkaç yüz YTL  fazla maaş alabileceği bir iş arayan zavallılara bunları göstermenin ne alemi var? Biz ay sonunu getirmenin derdinde iken falanca yöneticinin en çok hangi ülke şarabını sevdiğini anlatmanızın aç birine tatlı tarifi vermekten farkı nedir? Biraz da bu yönden bakın lütfen. Pek sevimli başarılı şahsiyet de aslanlı fotoğraflarını arkadaşlarına göstererek hava atsın.&lt;br /&gt;2-Başarılı şashiyetlerin şirketleri veya kendileri hakkında çok idealize edilmiş şeyler söylemesi ya da tam hissiyatımla söylemek gerekirse palavra sıkmalarına dayanamıyorum. Büyük bir firmanın genel müdürü gazeteye şirketi ve kendi yönetim anlayışı hakkında “bizde hiyerarşi yoktur, tüm kararlarda en alt kademenin bile fikri alınır” türünden şeyler anlatıyorsa bilin ki yalandır. Çoğu büyük firmada arkadaşlarım var, onların iş yerleri hakkında anlattıkları hiç de yöneticilerinin gaztelere verdikleri röpörtajlarla uyuşmuyor. Ama tabi normal karşılamak gerekir. Birine bir mikrofon uzatır veya medyada fotoğrafları ile yayınlayacağınız fikirlerini sorarsanız o da size böyle pembe tablolar çizer. Başarı öyküsünü anlatırken kötü yanlarını veya firmalarındaki sorunları anlatacak halleri yok ya. Ama bazen biraz fazla sallıyorlar gibi geliyor.&lt;br /&gt;3-Başarılarının sırrını ve gençlere verecekleri önerileri birkaç basit şey ile açıklamalarını gerçekçi bulmuyorum. Sabırlı olun, çok çalışın, istikrarlı olun, kendinizi geliştirin falan fıstık. Benim bunları yapan ama bir türlü hayallerindeki işin yakınından bile geçemeyen pek çok tanıdığım var. Bunları geçiniz efendim, bunları duymak için size ihtiyaç yok böyle genel tavsiyeleri bana lise tahsili dahi görmemiş anneannem bile verebiliyor. İlle de birşey anlatacaksanız konumunuza gelmek için, rakiplerinizi elemek için ne gibi stratejiler izlediğinizi, koltuğunuzu korumak için neler yaptığınızı falan anlatın da bir işimize yarasın, değil mi ama?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak başarı öyküleri ile ilgili şunu söylemek istiyorum. Tabi ki başarılı insanların sıradan çalışanlardan farklı oldukları pek çok yön vardır. Ancak temel faktör şanstır diye düşünüyorum. Kiminle tanıştığınız, ne zaman nerede olduğunuzla çok ilgisi var. Yoksa basit formüllerle iş hallolsaydı insan kaynakları gazetelerine bile gerek olmazdı. Bu yüzden artık başarı öykülerini okumayı protesto ediyorum, aklı başında tüm çalışanları da protestoya davet ediyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-6863633134261297885?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/6863633134261297885/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=6863633134261297885' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/6863633134261297885'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/6863633134261297885'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/basar-oykuleri-gercekten-basarsz.html' title='Başarı öyküleri gerçekten başarısız!'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-571122621859651372</id><published>2011-01-25T10:22:00.001-08:00</published><updated>2011-01-25T10:22:55.143-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hastalık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çalışma ortamı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iş yerinde arkadaşlık'/><title type='text'>Hasta Bina Sendromu</title><content type='html'>BÖLÜM 19--------HASTA BİNA SENDROMU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş hayatındaki temel mutsuzluk sebeplerimizden birisi de bence çalıştığımız ortamlar. Çok azımızın Etiler, Levent civarındaki villa ofislerde çalışma ve bahar ya da yaz aylarında kahve molalarında bahçeye çıkma şansının olduğunu biliyoruz. Çoğumuz, yurdumuzun genel mimarisine uygun şekilde, çirkin ve plansız iş merkezlerinde çalışıyoruz. Kendini şanslı sayan bir azınlık da Maslak, 4 Levent ve Kozyatağı  civarına kondurulan gökdelenlerde çalışıyorlar ki bence durumu en kötü olanlar da onlar ama henüz farkında değiller. Bu kesim, güvenlikli, fitness center’lı her yeri cam olan ama camları asla açılmayan bu gökdelenlerde kendilerini New York’ta çalışıyor hayal eder ve çalıştıkları binadan sanki bina kendilerininmiş gibi gurur duyarlar. İşte bu kesime bir haberim var. Gerçi haber yeni değil taaa 2000 yılından kalma. Amerika’da o bol gökdelenli binalarda “Hasta Bina Sendromu (Sick Building Syndrome)” diye bir şey keşfedilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sendrom camları açılmayan, mekanik sistemlerle havalandırılan binalarda, havalandırma sistemine yerleşen bazı bakterilerin tüm bina çalışanlarını hasta etmesi olarak kayda geçmiş. Bina havalandırmasından tüm ofislere yayılan bakteriler çalışanlarda sürekli yorgunluk, göz kızarması vb şikayetlerle tespit edilmiş. Düşünsenize bir gökdelen dolusu çalışan insan havalandırma yüzünden hasta oluyor. Bence traji komik bir hikaye. Ben bu “Hasta Bina Sendromu”nu bakterilerden kaynaklı olmasa da tüm iş yerlerine uygulamak istiyorum. Bence çoğu iş yerinde “Hasta Eden Bina Sendromu” yaşanıyor (tahmin edeceğiniz gibi bu terimi ben uydurdum). Ama bir düşünün, zaten etrafta pek yeşillik göremediğimiz binalarda yaşıyoruz. Sabahın kör karanlıklarında işe giderken oksijen değil sadece egsoz kokluyoruz. Sonra gidip iş yerine kapanıyoruz. Bütün gün dışarıda nasıl bir hava olduğundan habersiz, gün ışığı görmeden, oksijen almadan akşamı ediyoruz. Dışarı çıktığımızda hava kararmak üzere veya kararmış ve yine egsoz dumanları yükselmiş oluyor. Ayaklarımız tatilden tatile bir yeşilliğe değiyor, toprağa dokunmak için evlerdeki saksılarımızı eşelememiz lazım. Vücudumuzdaki elektriği hiç boşaltamıyoruz. Üstelik her gün yer döşemelerinin altından binlerce kablo geçen ofislerde, sürekli bilgisayar ekranlarına bakarak ve telefon ahizelerine kulaklarımızı yapıştırarak vücudumuzdaki elektriği daha da artırıyoruz. Buna bir de iş yerindeki stresi ekleyin ve niye bu kadar acıklı olduğumuzu düşünün. Mevsimlerin farkına varamadan, ağaçların ne zaman çiçek açtığını bile bilmeden yaşıyoruz. Emekli olunca bahçeli bir evin hayalini kuran ya da bir parça toprakta bir şeyler ekip biçmeyi isteyen insanları bu yüzden anlıyorum. Doğayı bizden bu kadar uzaklaştıran, bizi betonların içine gömen, klimalar ve havalandırma sistemleri ile bizi boğan, gündüz bile elektrik ile aydınlatan iş yerlerini protesto ediyorum. Yeni nesil şehir planlamacıların hem evlere hem de iş yerlerine belli bir yeşil alanı zorunlu kılmalarını, daha çok oksijen ve daha çok güneş ışığının içeri girmesine izin veren bina projelerini dayatmalarını istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu neden mi abartıyorum? Çünkü  çalıştığım zamanlarda sürekli belim ve sırtım ağrıyor, gözlerim kızarıyor ve çok sık başım ağrıyordu. Bir türlü kendimi dinç ve enerjik hissedemiyordum. Gün geçtikte  daha sık tatil yapmaya ihtiyaç hissedip, bilgisayar ekranımın fonuna daha çok yeşillik resmi koymaya başlamıştım. Emekli olmama yıllar olmasına rağmen toprak ekip biçme hayalleri kurmaya başlamıştım. Hali ile “Hasta Eden Bina” konusuna duyarlı yaklaşıyorum. Sizlere de tavsiyem iş ararken kriterlerinize bir de iş yerinizin fiziksel koşullarının iyi olmasını da ekleyin. Bu işsizlikte bir lüks gibi algılayabilirsiniz ama günün büyük bölümünü geçirdiğiniz fiziksel çevrenin, sağlığınız, ruhsal dengeniz ve moodunuz üzerinde büyük etkisi olduğunu hatırlatır ve tekrar düşünün derim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-571122621859651372?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/571122621859651372/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=571122621859651372' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/571122621859651372'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/571122621859651372'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/hasta-bina-sendromu.html' title='Hasta Bina Sendromu'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-5542101894507159508</id><published>2011-01-25T10:20:00.001-08:00</published><updated>2011-01-25T10:21:13.900-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iş yerinde arkadaşlık'/><title type='text'>İş arkadaşı mı arkadaş mı?</title><content type='html'>Bir bölüm daha, okuyun bakalım aynı şeyleri mi düşünüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖLÜM 14-------İŞ ARKADAŞLARINIZ İLE İLİŞKİLER&lt;br /&gt;Konuya iş arkadaşı kimdir sorusunu cevaplayarak girmek istiyorum. Çalışan insan ofisinde bulunan herkesi iş arkadaşı olarak görmez. Sevdiği, anlaştığı kişiler iş arkadaşıdır tabi ama sevmedikleri sadece "bizim ofistekilerden biri” olarak tanımlanır. Bu sebeple “iş arkadaşı” ile ilgili anlattıklarımı lütfen sevdiklerimiz ve anlaşabildiklerimizle sınırlı tutarak okuyun, bir yanlışlık olmasın efendim.&lt;br /&gt;Gelelim mevzuya; iş hayatında bence en önemli şeylerden biri arkadaş sahibi olabilmektir. Neden mi? Çünkü hayatımızın büyük kısmını ofiste geçiriyoruz. Bu kadar vakit harcadığınız bir ortamda arkadaşımız olmazsa ne yaparız? Zaten dikkat ediyorum, çalıştığı yerde arkadaş edinemeyenlerin çoğu o iş yerinde pek uzun zaman kalamıyor. İş yerinde arkadaş edinmek şart. Dikkat ederseniz dost demiyorum, o pek fazla kişiye nasip olmaz zaten. Ama arkadaş edinmek herkes için mümkün. Bu kısımda herkes hemfikirdir herhalde. Ancak benim değinmek istediğim ve beni mutsuz eden şey, iş yerinde iş arkadaşlarımızla olan ilişkilerimizin boyutu ve sonuçları. Bir kere iş arkadaşın olan şahsiyetlerle hiçbir vakit çıkarlarının çatışmaması lazım, ya da çatıştığında bunun üstesinden gelebilmek lazım. Diyelim o gün siz yöneticinizle bir gerginlik yaşadınız, kendinize yakın gördüğünüz iş arkadaşınız ise o gün yöneticinizle bal börek kıvamında. Haliyle sinir olursunuz. “Kasten mi yapıyor acaba, benim aram kötü bundan faydalanıp kendisini mi öne çıkartıyor” diye kurmaya başlarsınız. İdeal olanı böyle düşünmemek, profesyonel olmak, “benim sorunum sadece beni bağlar, ben gerginim diye o da mı ona tavır alacak” diyebilmektir tabi. Ama insanoğlu böyle düşünmez, kendi dalaştığı kişi ile yakın gördüğü iş arkadaşının samimi olmasını kaldıramaz, kendini ihanete uğramış hisseder. Sebebi basittir, uzun saatler ve günler boyu birlikte olmak, iş arkadaşlarınıza hayatınızda olması gerektiğinden daha fazla anlamlar yüklemenize sebep olur.&lt;br /&gt;Bir önemli hususta kiminle arkadaşlık edeceğinizdir, yani kiminle arkadaş olmayı tercih edeceğiniz. Benim gözlemlerime göre eğer sizinle aynı işi yapan, aynı konumda çalışan kişilerle arkadaşlık etmenin hem iyi hem de kötü yanları var. İyi yanı sizin işinizi, projelerinizi ilgilendiren konularda kimi zaman güç birliği yapmanıza yardımcı olabilir. Mesela yöneticiniz size bir proje verdi ve çok kısa bir süre içinde tamamlanmasını istedi. “Bu kadar zamanda yetişmez” diye birlikte itiraz etmek, tek başına itiraz etmekten her zaman daha faydalıdır. Kötü yanı ise aynı işi yapıyor olmanız birbirinizin performansından çok etkilenmenize sebep olur. Mesela arkadaşınız sudan bir sebepten izin aldı, işler başınıza kaldı, aranız bozulabilir. Beraber yapmanız gereken bir iş vardı, o kaytardı veya kendi kısmını yetiştiremedi dolayısı ile sonuca ulaşılamadı, aranız bozulabilir. Daha da önemlisi terfi gibi durumlarda iş arkadaşınız en amansız rakibiniz durumuna dönüşebilir. Kanaatimce sizinle aynı işi yapan, aynı bölümde çalışan kişilerle samimiyeti fazla ilerletmemeniz, onları can ciğer kuzu sarması görmemeniz en hayırlısıdır. Çünkü bugün değilse de yarın aranızın bozulması an meselesidir. Onlarla olan ilişkilerinize ne kadar az anlam yüklerseniz, ofiste sinirinizin bozulmasına o kadar az sebep olursunuz. Başka departmanlarla çalışan kişilerle arkadaşlık etmek, rakip durumuna düşmeyi nispeten engeller. Gerçi onlarla da arkadaşlık bazen aynı dili konuşamama durumuna sebep olur. Mesela siz öğle yemeğinde ertesi gün toplantıya gelecek gıcık mı gıcık bir müşteriniz için gerginlik yaşarken, mali departmanda çalışan arkadaşınız dönem sonu raporlarından dert yanar, ikiniz de birbirinizin suratına bakıp içinizden “amaan taktığı şeye bak, bu da dert mi, hem ne anlatıyor ki beni alakadar etmeyen bu mevzuyu” diye hayıflanırsınız. Aynı dili konuşamamak, aynı sorunların muhattabı olmamak bazen sıkıcıdır ama iş arkadaşlarınızla uzun zaman iyi geçinebilmek istiyorsanız başka departmanlardan kişilerle samimiyet kurmak daha akılcıdır.&lt;br /&gt;Bunlar benim fikrimlerim tabi, kabul edebilir veya etmeyebilirsiniz. Ama acıklı olan durum şu ki iş yerinde her şeyiniz, hatta diğer insanlarla gireceğiniz arkadaşlık ilişkileri bile bir stratejinin parçası olmak zorundadır. Doğal arkadaşlıklar kurmak, gerçekten insani bir şeyler yaşamak bile çoğu zaman zordur. İş yeri bir “jungle” gibidir, kimseye güvenemez ve hep tetikte durmak zorunda kalırsınız. Çok sevimli ve renkli gördüğünüz bir canlı öldürücü bir zehre sahip olabilir. Ya da sevmek için elinize aldığınız bir canlının bir yerini fark etmeden acıtırsanız sizi sokabilir.&lt;br /&gt;İş arkadaşlarınız ile iyi geçinmek ve iş yerinde huzurlu olmak zor zanaat, bence yapılacak en iyi şey onları sadece aynı ortamı paylaştığınız kişiler olarak görmek ve samimiyeti abartmamaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-5542101894507159508?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/5542101894507159508/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=5542101894507159508' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/5542101894507159508'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/5542101894507159508'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/is-arkadas-m-arkadas-m.html' title='İş arkadaşı mı arkadaş mı?'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-2064137035962926603</id><published>2011-01-25T10:18:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T10:19:36.299-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iş kıyafeti'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='giyim'/><title type='text'>İş yerinde giyim kuşam</title><content type='html'>Bu bölüm çalışan kadınlara adanmıştır. Ne anlattığımı en iyi onlar anlar :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖLÜM 13-----GİYİM KUŞAM, SAÇ, MAKYAJ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışamakla ilgili en çok nefret ettiğim şeylerden biri giyim kuşam problemi. Bir kere insanın özgürce giyinmesi diye bir şey yok. O gün nasıl hissettiğinizin, ne giymek istediğinizin bir önemi yok. İş yerinizin giyim kuralları çerçevesinde, pozisyonunuzun gerektirdiği gibi giyinmek zorundasınız. Modern çalışan kadın için genel geçer kural, ceket pantolon ya da ceket etekten oluşan takımlar giymektir. Makbul olanı koyu renklerdir. İçine gömlek ya da body denilen bluzlardan giyilir. Altına topuklu ayakkabı ya da çizme. Saçlar fönlü olmalı, hafif bir makyaj yapılmalıdır. Aşırı dekolte her yerde yasaktır. Fazla canlı renkler, otantik takılar, düz ayakkabılar, spor kesimli pantolon ya da etekler göze batar. Sürdüğünüz ruj bile mevzu olabilir. Eğer biraz daha yüksek bir mevkiideyseniz daha renkli ve daha göze batan takımlar, elbiseler giyebilirsiniz.  Bu söylediklerime hepiniz şahitsiniz zaten.&lt;br /&gt;Ben öncelikle şu ceket mevzusuna parmak basmak istiyorum. Lütfen birisi bana ceket gibi rahatsız bir giyecekle, nasıl günde sekiz dokuz saat geçirilebileceğini anlatsın. Bir kere ceketle asla bilgisayar karşısında rahat edilmez. O ceket mutlak çıkarılır ve sandalye arkasına asılır. Demek ki rahat değil kardeşim, o zaman bir sürü para verip pantolon ve eteklerimizle aynı kumaştan dikilmiş bu ceketleri niye alıyoruz? Her gün bizimle mesaiye gelip sandalyede arkamızı kollasınlar diye mi? Ceket giyilebilen tek yer toplantı masasıdır. Orada birşey yapmayıp sadece oturduğunuz için bu işkenceye dayanmak daha kolaydır. Evet neymiş aslında hepimizin ihtiyacı olan şey, tüm kıyafetlerimize uyan bir ceket bulup onu ofiste muhafaza etmek ve toplantı olacağı vakit sırtımıza geçirivermek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk iş yerimdeki, ilk yöneticim bize hep şöyle derdi “ insan nasıl giyerse öyle düşünür ve öyle davranır, spor giyinirseniz spor davranırsınız, ciddi giyinirseniz ciddi davranır ve ciddi düşünürsünüz”.  Yani onun teorisine göre iş ciddiyeti ve iş yapma becerisi cekete bağlıydı. Halbuki iş ciddiyeti dediğiniz şey işinizi iyi yapmak, sonuç elde etmek ve iş yapma becerisi de yaratıcı veya pratik zeka ile işinizi kolay ve daha iyi yapma yolları bulmak değil mi? Peki creative yani yaratıcı işler yapan, birşeyler üreten veya icat eden kişileri bir düşünün, sanatçılar, ressamlar, bilgisayar yazılımcıları, mucitler, bilim adamları, reklamcılar bunların hangisi çalışırken ceket giyiyor sizce. Yani yaratıcı zekanın giyimle hiçbir ilgisi yok. Varsa bile özgür bir bedenle daha iyi şeyler üreteceğimiz kesin. Ama tabi iş hayatındaki ilk yöneticim aslında haklıydı. Çünkü burası Türkiye idi, çalıştığınız firmada aslında sizden bir fikir üretmeniz hatta düşünmeniz bile istenmiyordu, sadece verilen işleri istendiği gibi yapmanız yeterli idi. Bu durumda ceket giyen kişiler, nerede olduklarını, genel komutların neler olduğunu asla unutamayacak kadar diken üstünde olacak ve daha kabul göreceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ceket mevzusunu bir tarafa bırakalım. “Kaç para kazanıyorsunuz ki giyim kuşama bu kadar para yatırıyorsunuz” konusunu ele alalım. Çalışan bir bayan asla aynı kıyafetle üst üste iki gün işe gitmez.  Hatta aynı kıyafeti, tamamen aynı şekilde asla giyinmez. Bir giydiği parçayı bir daha giymeme lüksüne sahip değilseniz bile onu hep değişik şekillerde kombine etmeniz beklenir. Kim mi bekler? Ofisteki diğer insanlar tabi, çoğunlukla da diğer bayanlar. Aldığı maaşın tamamını, ya da çoğunu giyim kuşama yatıran kaç kişi var? Hiç de az sayıda değil. Yani sizler aslında kıyafet almak için günde sekiz-dokuz saat çalışıyorsunuz ve o kıyafetleri de sekiz dokuz saat çalıştığınız yer için alıyorsunuz. Yumurta ve tavuk meselesi gibi değil mi bu? Çalışmıyor olsa da bayanların giyime para harcayacağı kesin ama kabul edin çalışmasanız, aynı kesime sahip bir sürü ceket pantolon takıma tonlarca para yatırmazdınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi giyime harcadığınız parayı dengelediğinizi veya sorun olmadığını düşünelim. Pek ya her gün “bugün ne giyeceğim” derdi ne olacak. Bir hafta boyunca ne giyeceğini planlayıp prova eden arkadaşlarım var. Ben de senelerce her akşam, ertesi gün ne giyeceğimi planlamadan yatağa gidemedim. Çünkü sabahın kör karanlığında uykulu bir halde buna karar vermek imkansızdır ve kesin işe geç kalırsınız. Bir sürü para harcayıp yığınla kıyafet alırsınız ama bu sorunlarınızı çözmez. Şimdi dolu bir gardrop önünde ertesi gün ne giyeceğinize karar vermeniz gerekir. “Ay bu etek olmaz yarın bütün gün masada oturacağım bununla rahat hareket edemem, bu bluz olmaz yarın üşürüm, bu kazak ofiste beni terletiyor, Bu beyaz renkli gömleğin kolları masada çok çabuk kirleniyor, hah bu eteği giyeyim ama hay allah bunun altına uyan renkteki çorabım kaçmış. Tamam buldum şu takımı giyeyim ama bunun altına sadece ince topuklu siyah ayakkabılarım güzel duruyor, ama yarın yağmur yağacak, o ayakkabılarla sokağa çıkılmaz ki”. Ve bunun gibi bir sürü cümle kafanızda, siz aptal aptal dolap karşısında bakınırken anneniz ya da eşiniz gelir ve “ne yapıyorsun” diye sorar. “Yarın için giyecek bir şey bulamıyorum, of giyecek hiçbirşeyim yok” dersiniz. Karşınızdaki haklı insan da bir dolaba ve bir size bakıp, “dolap ağzına kadar giyecek dolu, sürekli birşeyler alıyorsun ama hala giyecek birşey bulamıyorsun” der. Çoğu erkek neden siyah renkte binbir türlü ayakkabı aldığımızı asla anlamaz. “Ama hayatım daha geçen ay siyah ayakkabı almadın mı sen, yine siyah ayakkabı almışsın”. Siz de sinirlenirsiniz; “ama o sivri burunlu ve yüksek topuklu idi, her gün giyilmiyor ayağımı acıtıyor, bu ise küt burunlu ve yarım topuklu”.  Ardından on puanlık uzmanlık sorusu gelir: “İyi de madem giyemeyecektin niye öbürlerini aldın?” Her gün işe başka bir şey giymeye kendini mecbur hisseden ve bu kıyafetlerin herbirine ayakkabı uydurması gerektiğine inanan, çalışan kadının, derdini anlayan bir tek erkek veya “ev hanımı” anne bulunmaz. Ev hanımı diye özellikle belirtiyorum. Çünkü ortalama bir ev hanımı giyimine çalışan ortalama bir iş kadınından çok daha az para harcar. Çalışan kadınların  maaşlarını giyim kuşama yatırmalarını da erkekler kadar anlamsız bulurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçlar da ayrı bir derttir. Her hafta başında saçına fön çektirip bir hafta saçını yıkamayanını mı istersin, her gün kuaföre gidip maaşı saçına yedirenini mi? Lepiska gibi düz saçları olan nadir şanslı zümre saçını rejoce reklamındaki gibi yıkayıp çıkar ve iyi görünür. Onlar kuaföre gittiğinde dalgalı fön çektirirler. Bu da çok sık gerekmez. Ama esas çoğunluk hafif dalgalı dediğimiz türden saça sahip olanlardır. Bu bayanlar saçını yıkayıp kendi haline bırakırsa, saçlarının her birinin bir tarafa bakması eğilimi gözlenmiştir. Kimisinde elektrik çarpmış gibi kabarma baş gösterir. Evdeki fön makinesi ve fırça ile yapılan uğraşlar saçları ancak yatıştırmaya yarar. Asla kuaförden çıkmış gibi hoş ve bakımlı görünmezsiniz. Hatta “hafif dalgalı saçlara” sahip biriyseniz, sırf saçlarınızla daha fazla uğraşmamak için bir sürü para verir, iyi bir kuaförde kısa bir kesim yaptırırsınız. Kuaförden çıkınca mutlusunuzdur, ama ilk saç yıkamasından sonra asla saçlarınızı kuaförünüz gibi şekillendiremez, hatta artık toka ile toplama şansınız da olmadığı için pişman olursunuz. Kuaförler çalışan kadınların mecburiyeti haline gelmiş para ve zaman tuzaklarıdır. Ama çalışıyorsanız bundan kurtulamazsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben küçüklükten beri makyaj yapmayı çok severdim. Ama çalışmaya başladıktan sonra makyaj yapmak da bir işkence oldu. Bir kere sabahın yedisinde insanın yüzüne fondoten, allık, ruj, far, rimel sürmesi ve yedi buçuk civarında pür makyaj sokağa çıkması kulağa ne kadar normal geliyor. Hadi kabul edelim bayanlar, iş yerlerinde hafif makyaj diye tabir edilen şey asla hafif değildir. Orada size söylenen şey masmavi göz kapakları, kırmızı dudaklar ve gözlerinizde sürme ile işe gelmemeniz, ama hoş görünmenizdir. Hoş görünmek için kaliteli bir fondoten ile cilt tek bir renk haline getirilir, sivilcelere kapatıcı ve tüm bunların üstüne parlamasın diye pudra sürülür, elmacık kemiklere allık yedirilir ve kirpikler rimellenir. Sonunda cilt rengi tonlarında hafif bir makyajla uzaktan bakıldığında hoş gözükebilirsiniz. Ama aslında yüzünüzde bir ton boya vardır. Üstelik bu makyaj malzemeleri gün boyu bulunduğunuz ortamdaki kiri tozu çekip yüzünüze yapıştırır, sıkıntılı anlarınızda eliniz alnınıza gidince fondoten elinize bulaşır ve bilgisayar karşısında gözleriniz sulanıp oğuşturduğunuzda rimeliniz akar. İş yerinde konu makeni değilseniz ve gerçekten çalışıyorsanız sabah yaptığınız “hafif makyajınızla” günü, başladığınız görüntü ile tamamlamanız asla mümkün değildir. Müşteri ile görüşmeden önce “ay bir rujumu tazeliyeyim” diye tuvalete gitmek zorunda olmayan erkek meslektaşlarınız da arkanızdan  “ya bu kadın milleti de…” diye başlayan cümleler kurarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makyaj malzemelerine yatırılan paradan bahsetmeye, bilmem gerek var mı? Bir ceket ya da bir takım elbise fiyatına satılan minicik ambalajlı cilt ürünlerinden almayanınız var mı? Küçücük bir kutudaki bir parça nemlendirici, göz kremi ya da fondotene verdiğiniz para hakkında annenize ya da eşinize yalan söylediğiniz oldu mu? Benim çok oldu. Söyleyip kalp krizi geçirmelerine neden olmak istemedim de ondan. Bir de evde alınmış milyon tane türde makyaj malzemelerini bitmeden bayatladığı için dönem dönem temizleyip çöpe atma ayinleri düzenliyordum ki siz de çekmecenizde iki yıldır sürmediğiniz rujunuzu artık atsanız iyi olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş hayatımın birinci yılında sabah evden çıkarken makyaj yapmayı bıraktım, iş yerine gidince yapıyordum. Sonra iş yerine gidince nasılsa insanlar beni böyle gördü deyip iş yerinde de yapmayı bıraktım. Son zamanlara doğru artık sadece canım çektiğinde makyaj yapmaya başlamıştım. Aslında fena da olmuyordu, sürekli makyaj yapıtığım zamanlarda iltifat almıyordum ama ara sıra makyaj yapmaya başlayınca, ofis arkadaşlarım makyaj yaptığım günlerde iltifat etmeye başladılar. Her şeyin arasırası makbul galiba.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak kıyafet almak için alışveriş merkezlerinde, saçınıza fön çektirmek için kuaförlerde ve makyaj yapmak için ayna karşısında harcadığınız vakitleri bir düşünün. Bunlar aslında keyif alınacak şeyler olabilir ama iş yerine gitmek için belli aralıklarla isteseniz de istemesiniz de yapınca hiç de keyifli olmuyor. Bana katılanlar var mı? Eminim vardır. İşte iş hayatından bezmek için bir sebep.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-2064137035962926603?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/2064137035962926603/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=2064137035962926603' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2064137035962926603'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2064137035962926603'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/is-yerinde-giyim-kusam.html' title='İş yerinde giyim kuşam'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-3554613523231868706</id><published>2011-01-25T10:13:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T10:15:56.181-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İK'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='insan kaynakları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HR'/><title type='text'>İnsan kaynakları mı böğğğ!</title><content type='html'>Kitabımdan seçtiğim bir bölüm daha var aşağıda. Bu bölümü okumadan önce bilmeniz gereken şey insan kaynakları uzmanlık sertifikasına sahip olduğum ve kariyerimin bir bölümünde insan kaynakları yöneticisi olarak çalıştığım. Yani acımasızca yaptığım işi değerlendirmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖLÜM 12----- İNSAN KAYNAKLARI NEDEN SEVİLMEZ&lt;br /&gt;Çalıştığı firmadaki insan kaynakları departmanını seven, veya bir departman yok da sadece bir insan kaynakları görevlisi varsa, onu seven kaç kişi var aranızda? Aşağı yukarı hepinizin insan kaynaklarında çalışan en az bir kişi ile dalaştığınızı ve genel olarak da orada çalışanları pek sevmediğinizi düşünüyorum. İnsan kaynaklarında çalışan birileri ile samimi arkadaş olanların da biraz menfaatlerini düşündüklerinden kuşkulanıyorum. Tüm bunları genelleştirdiğimin farkındayım ama çoğunluk mantığından yola çıkarak yaptığım için istisnalar lütfen bana kızmasınlar. Ben de insan kaynakların departmanında çalıştım, hem de çalıştığım firma için departmanın en tepesi olarak. Bu yüzden insan kaynaklarında çalışanları da onlara uzaktan bakanları da anlıyorum, madalyonun her iki yüzünü de görebiliyorum. Bu sevilmeme hadisesinin biraz kökenine inmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle birden fazla çalışanın olduğu bir insan kaynakları departmanına sahipseniz, kurumunuzda oldukça kalabalık bir yer demektir. Bu çalışan topluluğunun maaş, prim, ikramiye, performans değerlendirme, terfi vb tüm önemli mevzuları insan kaynaklarından geçer. Bazı firmalar bu konuda gerçekten profesyoneldirler ve bu konular genelde insan kaynakları departmanı ile birlikte çalışarak halledilir. Yani çalışanlar bizim hakkımızda olmuş ve olacakları biliyor diye insan kaynaklarına pis pis bakmakta haklı olabilirler. Bazı firmalarda ise herşeye bir iki kişi, ki bunlar patron, genel müdür ve bir iki yüksek düzey yönetici olabilir, kendi aralarında karar verir ve insan kaynaklarına sormazlar bile. Dolayısı ile insan kaynakları sadece karar verildikten sonra uygulayan grup olur ve aslında diğer çalışanlar kadar olaylardan habersiz durumda olurlar. Durum hangisi olursa olsun, çalışanlarla ilgili verilen kararların uygulaması insan kaynakları vasıtası ile olduğundan tepkilere maruz kalan grup hep onlar olurlar. Maaşlara zam yapılmadıysa, prim dağıtılmıyorsa, kıyafet yönetmeliği değişti ise, servislerle ilgili değişik bir uygulama yapılıyorsa vb , çalışanların itiraz ve yakınmaları hep insan kaynaklarına gelir. Çoğu zaman unutulan husus, orada çalışanlarında diğerlerinden farklı olmadığı, aynı imkan ve zorluklara sahip olduğu ve alınacak her karardan diğerleri igibi etkilendiğidir. Yani onlar da sizin gibi sadece kurbandırlar. Üstelik daha da beteri, aynı uygulamalar için kurban olmalarına rağmen onlar sizin gibi yakınma şansına sahip değillerdir, daha da kötüsü verilen kararların doğruluğuna veya sebeplerine sizi ikna etmek ve kabul ettirmekle sorumludurlar. Bu da yetmiyormuş gibi, bunu yaparken sizin motivasyonunuzun düşmemesini, kurum sadakatinizin azalmamasını sağlamak gibi de görevleri vardır. Ama bu ne derece mümkündür lütfen kendinize sorun. Diyelim ki maaş zamları beklenenin ya da genelde olanın çok çok altında oldu, insan kaynakları da bunu duyurdu. İnsan kaynaklarına gidip, konu ile ilgili gördüğünüz kişiye bunun sebebini sorup, bu parayla nasıl geçineceğiz diye dert yanıyorsunuz. Karşınızdaki kişi size “yahu kardeşim patron istedi biz de öyle yaptık, ben ne yapayım, benim de zammım aynı şekilde” diyemiyor ki, zavallım “bakın firmamız bu sene şöyle yatırımlar yaptı, ekonomik durum malumunuz” vs diye başlamak zorunda. İnsanın kendinin bile inanmadığı yalanlara başkasını inandırması nasıl zor birşeydir, biliyor musunuz? İnsan kaynakları departmanın da çalışmadı iseniz, tabi ki bilmiyorsunuz. Size iş yerinde mutlaka ceket giymeniz gerektiğini, açık ayakkabılarla işe gelemeyeceğinizi söyleyen kişinin de ceket giymekten nefret ettiğini, evinde iş yerinde giyemediği için hayıflandığı pek çok açık ayakkabısı olduğunu bilseniz arkasından saydırmaktan vazgeçer miydiniz? Söylemeye çalıştığım şey şu; çoğu durumda onlar da sizin gibi insanlar ama sistem içindeki görevleri, sizin gıcık olduğunuz uygulamaları size duyurmak ve yürürlüğe sokmak. Bu sebeple itiraz etme şansları pek yok. Onlara fazla yüklenmeyin, inanın sizden daha mutsuzlar. Eski bir insan kaynakları uzmanı olarak bu mutsuzluğun, kariyer değişikliğime bile sebep olduğunu söyleyebilirim. Çalışanların sizi sürekli yönetimin veya patronun adamı olarak, yönetimin de sizi sürekli çalışanları savunan ve masraf çıkaran biri olarak görmesi, her iki taraftan da sempati görmemek pek hoş değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kaynaklarında çalışanları bu kadar savunmak yeterli sanırım. Şimdi bir de gerçekten sevmemenize sebep olabilecek durumlar üzerinde durmak istiyorum. Bir kere idda ediyorum ki insan kaynakları uydurulmuş bir meslektir ve bence ihtiyaçtan değil işgüzarlıktan ortaya çıkmıştır. Görevlerinin ve sorumluluklarının neler olduğunu gayet iyi bildiğim için bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. İnsan kaynaklarının görevlerinden bazılarını saymak ve neden gereksiz olduklarını açıklamak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kere bu departmanın en saçma bulduğum görevi çalışanların motivasyonunu sağlamaktır. İster kalabalık bir firmada ister küçük bir işletmede çalışın, insan kaynaklarının sizin motivasyonunuzu sağlaması mümkün değildir. Motivasyonunuzu bozan ya da azaltan sebepleri düşünün. Mesela yöneticiniz ile geçinemiyorsunuz, sizin başka bir departmana geçmenizi, yöneticinizi değiştirmeyi ya da onunla sizi bir araya getirip bir hakem gibi sorunu çözmeyi deniyorlar mı? Hayır! Ya da iş yerinin bazı koşullarından memnun değilsiniz bunları düzeltiyorlar mı? Çoğunlukla hayır! Özel yaşamınızdaki bir problemden dolayı mutsuzsunuz, bu işinize de yansımaya başladı, bırakın yardım etmeyi, acaba bir sorununuz mu var diye bile soruyorlar mı? Hayır! Bunları ofiste yapabilecek, dertlerinize çözüm bulabilecek biri varsa o da genelde yöneticiniz olur. Ancak çoğu zaman böyle bir yönetici ile çalışma şansınız da olmaz. Dolayısı ile sizin motivasyonuzu etkileyen konulara insan kaynakları hiçbir şey yapamaz. Tabi onlar da motivasyonuzu artırmak için çeşitli aktiviteler yaparlar. Toplu halde şirket çalışanlarını sinemaya, tiyatroya götürmek, şirket yemekleri ve piknikleri düzenlemek vs. Ama insanın iş yerindeki motivasyonu bu tip şeylerle kandırılacak cinsten değil, hadi kabul edin. Cuma günü yöneticiniz ile gerginlik yaşayıp, Pazar günü şirket pikniğine gidince, üstelik pikniğe gitme mecburiyeti yüzünden evdeki işlerinizi de yapamayınca motivasyonunuz ne durumda oluyor? Pek iyi değil sanırım. Yok kardeşim motivasyon piknik, tiyatro falanla düzelmez, boşuna uğraşmayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kaynaklarının görevlerinden biri de çalışanlarla şirket yönetimi veya kısaca patron arasındaki iletişimi sağlamaktır. Bunun Türkçe’si şu, yönetimin buyurduklarını çalışanlara duyurmak. Ayrıca çalışanların kendi aralarındaki iletişimi de sağlamak, yani kavga eden olursa ayırmak, onları ıvır zıvır aktivitelerle bir araya getirip birbirlerini daha çok görmelerine ve birbirlerinden daha çok bezmelerine sebep olmak. Bunları çok gerekli bulanınız var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka işleri performans değerlendirme ve kariyer planlama konularında çalışmaktır ki, bunları ne kadar anlamsız bulduğumu geçtiğimiz bölümlerde zaten anlatmıştım (bknz bölüm 8-9).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklınıza insan kaynaklarının görevleri olarak başka neler geliyor? Mesela eleman seçme yerleştirme derseniz hemen size onların aslında gelen özgeçmişleri ayıklayıp ön görüşmelerde adayların tiplerine baktıklarını ve asıl seçimi adayın çalışacağı departman yöneticisi ve bir başka üst yöneticinin yaptığını söylerim. Personel özlük işlemleri derseniz, insan kaynakları uzmanlarının çoğunun özlük işlemlerini pek bilmediğini, bu işleri ya departmanda sırf bu işi yapan kişilerin ya da çoğu zaman muhasebeden birilerinin yaptığını hatırlatırım. Eğitim derseniz, şirket eğitimlerinin şirket dışından getirilen eğitmenlerce veya bu eğitim şirketlerine giderek yapıldığını, insan kaynaklarının sadece kayıt işlerini yaptığını söylerim, ki bunu eğitime gidecek personel de veya departmanlarının yöneticisi de yapabilir. Hangi eğitime gidileceğine zaten yöneticiler karar vermekte bunu insan kaynakları tek başına seçmemektedir. Kısaca onların yaptığı pek çok işin sadece kırtasiye kısmını yapmakta olduğunu, geri kalanların da aslında uydurma ve gereksiz şeyler olduğunu idda ediyorum. Hatta insan kaynakları ile uğraşan kişilerin şirket içinde önemlerini artırmak ve saygınlıklarını artırmak için yeni kavramlar, yeni uygulamalar uydurduğunu böylelikle kendilerini daha önemli hissettiklerini düşünüyorum. İnsan kaynakları gazetelerinin ilk sayfalarındaki makale ve haberleri okuyun, internetteki insan kaynakları sayfalarındaki yazılara bir göz gezdirin, oralarda adı geçen kavramların pratikte sizin için ne ifade ettiğini, şirketinizde uygulanıyorsa nasıl uygulandığını ve uygulanacak olursa nasıl olacağını düşünün ne demek istediğimi anlayacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta insan kaynaklarına karşı empati yapmanızı ve aslında yönetimin karar verdiği konularla ilgili onlara fazla yüklenmemenizi söylemiştim. Bu konudaki fikrim ayrı olmakla birlikte insan kaynaklarını neden sevmediğinizi anlıyorum, itiraf edeyim artık ben de sevmiyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-3554613523231868706?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/3554613523231868706/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=3554613523231868706' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/3554613523231868706'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/3554613523231868706'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/insan-kaynaklar-m-boggg.html' title='İnsan kaynakları mı böğğğ!'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-9221012010866994600</id><published>2011-01-25T10:11:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T10:12:44.928-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ihbar süresi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iş arama'/><title type='text'>İş değiştirmek mi istiyorsunuz?</title><content type='html'>Sanırım çalışan herkesi ilgilendiren konu aşağıda, okyun, düşünün, eğlenin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖLÜM 11----------ÇALIŞIRKEN İŞ ARAMA DURUMLARI&lt;br /&gt;Herkes kariyerinin bir noktasında iş değiştirmek zorunda kalır. İş hayatına başladığı firmadan emekli olan insanların sayısı bugün yok denecek kadar az. İstifa etmediyseniz veya işten atılmadıysanız yeni bir iş bulmak için, çalışırken iş görüşmesine gitmek zorundasınız. İşten atılmayı ele almayacağım çünkü o zaman rahat rahat iş aramanız mümkün. İstifa etmek de, iş değiştirmeye karar verdi iseniz hatta yeni iş bulana kadar sizi geçindirecek paranız varsa bile, yeni iş bulmadan önce “uzmanlarca” tavsiye edilmiyor. Çünkü iş görüşmelerinde neden istifa ettiğinize karşı tarafı inandırmak bir problem oluyor. Bu sebeple, iş değiştirmek istiyorsanız çalışırken iş arama traji-komikliğine katlanmak zorundasınız. Bu konuda da saçma bulduğum şeyleri ve birkaç nacizane çözüm önerimi sizinle paylaşacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kere iş görüşmesine çağrılmak üzere sizi tabi ki mesai saatlerinde, siz iş yerindeyken ararlar. Çoğu zaman aksi gibi bu telefon geldiğinde gıcık olduğunuz ve güvenmediğiniz bir iş arkadaşınız, yöneticiniz ya da daha da kötüsü patronunuz yakınlarda olur. Siz telefonda ne söyleyeceğinizi bilemez, kem küm edersiniz. Ya rahat konuşmak için koridora tuvalete falan çıkar ve herkesi şüphelendirirsiniz ya da arayanla rahat konuşamayıp anlaşamazsınız. Ben sizi arayayım gibi cümleler kurmak şüphe uyandırır. Telefonda görüşmeyi kabul edip “aa tamam o saat olur, bir adres alayım” diye cümleler kurarsanız zaten çok sakat. Pek çok kişi tuvalete kaçıp konuşarak, iş yerinde şüphe çekme şıkkını seçer ki en azından “sevgilim aradı”, “eşimle özel bir konuşma yaptım” falan gibi pek yutulmayan cümlelerle geçiştirme şansı olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kaçınılmaz bir durum gibi görünebilir. Ama teknoloji çağında yaşıyoruz, çoğu insanın e-mail adresi ve istisnasız herkesin cep telefonu var. Hadi insanlar şahsi e-mailllerini çok sık kontrol etmiyorlar diyelim peki ya cep telefonu? İnternet üzerinden görüşmeye çağıracağınız kişilerin cep telefonlarına standart bir SMS mesajı göndermek gayet kolay ve mümkün. “Falanca firmadan iş görüşmesi için temasa geçtik, müsait olunca bizi arayın” mesajı çekilse insanlar da mesai saati içinde, ama müsait oldukları bir ara, arasalar daha iyi olmaz mı? Hem herkese telefon açmak, bulamayınca veya müsait olmadığı için görüşemeyince de tekrar aramaktan daha az masraflı ve daha kolay değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi sizi aradıklarında müsait bir durumda idiniz veya bir şekilde o kısmı atlattınız. Bir başka önemli sorun da görüşme saatini ayarlamaktır. Çoğu firma iş görüşmelerini inatla mesai saatleri içinde hem de en olmadık saatlerde yapmak için ısrar etmektedir. “ Ama ben çalışıyorum, görüşmeye iş çıkışı veya cumartesi gelsem” talebinizi, “malasef uygun başka saat yok” diye geri çevirir ve sizi ya o saatte gitmeye ya da bu işi gözden çıkarmaya zorlarlar. Ancak burada mantıksal bir çelişki mevcut. Firmalar işten atılanlara pek sıcak bakmıyorlar, özgeçmişinde istifa ettiğini yazanlar da pek hoş algılanmıyor. Yani sebebi ne olursa olsun işsizse görüşmeye çağrılma şansı, çalışan bir kişiden çok daha az. Çevremizdeki pek çok işsiz tanıdığım, başvurduğu ve özelliklerine uyan iş ilanlarının çok azına çağrıldığını söylüyor, kendi çalıştığım firmalardan da mevcut bir işi olanların daha sıcak karşılandığını biliyorum. Bunun altında yatan sebep “bize iyi bir personel lazım, bu kişi de bir iş yerinde halen çalışıyor demek ki iyi”, ama işsizse “işe yaramaz biri olma ihtimali yüksek” düşünceleri. Hadi bunları doğru veya yanlış kabul ettim diyelim, ee madem öyle zaten çalışan birini işe alacaksın ne diye illa da mesai saatlerinde ısrar ediyorsun. Ya da en azından mesai saatlerinde çağıracaksan niye en az iki alternatif tarih söylemiyorsun? Senin istediğin saatte adamın önemli bir toplantısı var ve bunu söylüyorsa ne olacak? Şimdi sırf nasıl sonuçlanacağı belli olmayan bir iş görüşmesi için adam işini ekip seninle görüşmeye gelse, bu adamın iş ahlakından ve ciddiyetinden şüphe etmen gerkemez mi? Kendi çıkarı için halen çalıştığı iş yerinde, önemli bir işini ekip görüşmeye geliyor. Valla ben o adamı işe almam, yarın benim iş yerimde bütçe toplantısının yapılacağı gün “annemi hastaneye kaldırdılar” yalanı ile işe gelmeme ihtimali de var. Bugün sana yarın bana hesabı. Bence mantıklı olan, çalışan birini iş görüşmesine çağırıyorsanız ve illa mesai saatlerinde olsun istiyorsanız en az iki farklı tarih önermektir. Ancak işsizin bol, iş ilanlarına başvuranın tonla olduğu ülkemizde, bol başvurudan şımarmış insan kaynakları yetkilileri olaya pek böyle yaklaşmazlar. “Gelemezse gelemesin, onun problemi, bu işi istiyorsa söylediğim saatte gelmek zorunda, ben her görüşmeye gelenin keyfini yapamam ya” diye düşünürler. Bu sebeple pek çok çalışan da gerçekten istediği bir iş ise ne yapıp edip “buyurulan” tarih ve saatte görüşmeye gitmeyi kabul eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci ve en zor aşama iş görüşmesi için iş yerinizden izin almaktır. Bunun için genel temayül hatta tek uygulama “yalan söylemektir”. İşte, iş hayatında en katlanamadığım sahtekarlıklardan biri daha. Şimdi bir iş yerinde çok mutsuz olduğunuzu düşünün, ki düşünmeye hacet yok pek çoğumuz öyleyiz, ve iş değiştirmek istiyorsunuz. Size çok az maaş veriyorlar, terfi isteğiniz reddedilmiş, prim ya da ikramiyeleriniz mali durumdan verilmemiş, yöneticiniz size çok kötü davranıyor gibi binlerce sebepten biri ya da birkaçına sahipsiniz. Sizin başka bir iş arayacağınız gün gibi açıktır. Yani bunu düşünemeyen yönetici bence akılsızdır. Ya da iş yerinde pek de probleminiz yok ama beş altı yıldır aynı firmada çalışıyorsunuz ve artık tıkandınız ve yine “uzmanların” tavsiye ettiği gibi bir iş değişikliği ile kariyerinize biraz ivme kazandırmak istiyorsunuz. İnsan kaynakları hakkında ahkam kesen pek çok yayın ve uzman da bir iş yerinde verimli olarak geçirilecek sürenin beş altı yıl arası olduğunu bundan sonra iş körlüğü, verimli olamama ve motivasyon düşüklüğü olduğunu söylüyor. Yani iş yerinde mutsuz olmasanız bile illa ki bir gün yeni bir iş arayacaksınız. Şimdi siz bu sebeple izin almanız gerektiğinde niye gidip açık açık yöneticinize veya patronunuza “efendim ben yarın iki saat izin rica ediyorum, bir iş görüşmesine gideceğim” diyemiyorsunuz? Halbuki bu cümleyi söyleyince yüzünüze mel mel bakan yöneticinize “biliyorsunuz burada falanca filanca sebeplerden dolayı mutlu değilim, o sebeple yeni iş arıyorum, bir yerden de görüşme talebi geldi oraya gideceğim, herhalde bunu zaten bekliyordunuz” veya “biliyorsunuz burada bir sıkıntım yok ama yedi yıldır bu firmada çalışıyorum artık &lt;iş&gt; oldum, yeni iş bulmam lazım” diyebilmeniz lazım. Çünkü gerçek sebep bunlar. Ama bunu söyleyemiyoruz. Neden? Çünkü gerçeği söylersek o zaman iş arayan bir kişi olarak firmada direkt casus muamelesi görmeye başlar ve kısa sürede de “sen istifa edemezsin biz seni atarız” egosu ile kapının önüne konulmaya aday olursunuz. Gideceğiniz iş görüşmesinde kabul edilirseniz ne ala, ama ya kabul edilmez ve ondan sonra altı ay boyunca sizi hiçbir görüşmeye çağırmazlarsa ne olacak? Dolayısı ile bu riskleri göze alamaz ve herkesin yaptığı gibi yalan söylersiniz. Peki pek değerli insan kaynakları uzmanları buna niye bir çözüm getirmiyor. Her mevzuuda profesyonellikten ve görüşmelerde dürüstlükten dem vuran uzmanların iş görüşmesine gitmek için mevcut iş yerinden nasıl izin alınacağına dair neden bir önerileri yok? Nedense bu konu üzerinde hiç durulmaz, adı konulmasa da izin almak için akla en yakın yalanı söyleyerek bunu halledeceğiniz düşünülür. Halbuki bence insanın çalışırken iş aramasında ve kariyerinde bir gelişme sağlamasındaki en önemli engel iş yerinden izin alamamasıdır. Pek çok iş yerinde, gerçekten hasta olduğunuz ve bunun herkesçe algılandığı günlerde bile ertesi gün için izin almanız veya gayet mantıklı ve gerçek sebeplerle bir özel işiniz için izin istemeniz bile sorun yaşatırken aslında gizli gizli bir iş görüşmesine gitmek için uyduruk bir sebeple izin istemek her babayiğidin harcı değildir. Söz gelimi doktora gideceğim diye izin almaya kalkarsanız mutlaka neyiniz olduğunu, ne doktoruna gideceğiniz hatta nereye gideceğiniz bile sorulur. Sizinle ilgilenmek maksatlı soruluyormuş havası verilmesine rağmen, bunları sormaktaki tek maksat yalanınızı yakalamak ve sizi zor duruma düşürmektir. Siz “efendim yarın doktora gitmek için iki saat izin rica ediyorum, saat birle üç arasında” dersiniz, yöneticiniz önce “aa neyin var” diye sorar. Önce ona mantıklı bir hastalık bahanesi uydurmak zorunda kalırsınız, genelde görünüşle anlaşılmayacak hastalıklar; böreklerim ağrıyor, midem çok rahatsız ya da dişim ağrıyor gibi bir şey seçilir. Yöneticiniz daha detaylı sorar “aa benim de aynı rahatsızlığım var hangi doktora gideceksin?” Hadi buyrun buradan yakın, şimdi bir yalan daha söylemeniz gerekli. Bu sebeple mümkünse daha önce gittiğiniz ve o hastalığın gerçekten uzmanı olan bir doktoru söyleyin ki ilerde başka başağrısına sebep olmasın. Sorgulama bununla bitmez, hastalığınıza ve doktora gideceğinize inanmış gözükse bile yöneticiniz yine sorar “ama o saatlerde olmaz, biliyorsun burası çok yoğun, haftasonu veya akşam niye gitmiyorsun?” Şimdi de neden gün ortasında gitmeniz gerektiğine dair bir yalan söylemeniz gerekir. Artık ver elini hayal gücü, doktorun randevu saatlerinde yoğunluk olduğu, bir tek o saatlerde orada olduğu vb birşeyler uydurulur. İnanmaz gözlerle size bakan yöneticiniz zor bela “peki ama çabuk dönmeye çalış” derse ne ala. Demezse zaten başınız belada. İzin almak konusunda tek atışta başarılı olmak istiyorsanız, benim size tavsiyem fazla detaya gerek olmayan ve kesinlikle belli bir saatte belli bir yerde olma zorunluluğu veren yalanları söylemenizdir. Örnek veremeyeceğim çünkü benimkiler gerçekten çok özel, şimdi bu kitabı okuyan eski yönetcilerimin “yuh bu da mı yalandı” diye arkamdan küfretmesini istemem doğrusu. Bu sebeple örnekleri sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Ama bizi bu hallere sokanlar utansın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim ki izin almayı başardınız ama görüşmeye gideceğiniz gün ofiste bunu nasıl belli etmeyeceksiniz? Kabul edeceğiniz gibi bir iş görüşmesi için ofisten en fazla yarım gün izin alınır, genelde de iki üç saatlik izinlerle idare edilir. Bunun anlamı iş görüşmesinin olacağı gün, görüşmeden önce veya sonra mutlaka belli bir sürede ofisinizde olacağınızdır. Şimdi, iş görüşmesine giderken kuaförü ziyaret etmiş saçlar, iyi bir makyaj ve en iyi takım elbiseniz ile gitmeniz şarttır. Bu konuda erkekler daha şanslı, onlar her zaman koyu renkte bir pantolon ceket giyip her gün traş olduklarından daha az dikkat çekerler. Ama bayanların en iyi takımları, fönlü saçları ve harika makyajları ile ofise geldikleri bir günde değil yöneticisi, hiç kimse onun doktora falan gideceğine inanmaz. İş görüşmesine en “cool” halinizle gitmeniz şart, peki bunu ofiste nasıl belli etmeyeceksiniz? İşte iş hayatının, insanı çileden çıkaran, uğraşılması ve insanı kendinden tiksindirecek çözümler bulmasına sebep olan sorusu budur. Benim kişisel tavsiyem biraz teçhizat gerektiriyor. Eğer özel arabanız varsa çözümü basit. İş görüşmesine giyeceğiniz takımın sadece altını giyin, üstünü alakasız, hiç uymayan hatta paspal görünecek bir üstle tamamlayın, ayakkabı olarak da en gündelik olanlarını tercih edin. Saçlarınızı fönletseniz bile hafif toplayın ki belli olmasın. Makyajınızın ise sadece bir kısmını yapın, yani fondoteninizi sürün. Takımınızın ceketi, iyi ayakkabılarınız ve makyaj çantanız arabanızda dursun, görünüşü değiştirme işini arabanızda yapın. Ofise geri dönecekseniz de makyajınızı silip, paspal üstünüzü giymeyi ve ayakkabılarınızı değiştirmeyi unutmayın. Özel bir aracınız yoksa teçhizatınızı içini göstermeyen bir çantaya koymanızı ve çaktırmadan giderken onu da almanızı öneririm. Kendinizi değiştirme faslı için en yakın Mcdonald restaurantı veya uygun bir yeri de gözünüze kestirin. Bunları yapacak mekan ve zaman bulamıyorsanız mecburen iş görüşmesine gideceğiniz formatta ofisinizde arzı endam etmeniz gerekir, ki bu durumda da bu kadar hoş görünmenizi gerektirecek bir yalan uydurup, akşam bir yemeğe gideceğinizi falan söyleyebilirsiniz. Ama unutmayın ilk görüşmeye giderken ofisinizde dikkat çekerseniz ikinci görüşme için izin almanız hayli zor olacaktır. Yaaa, bir de ikinci görüşme var tabi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk görüşmeyi kazasız belasız atlattınız ve ikinci görüşmeye de çağrıldınız diyelim. Bu aradan uzun bir zaman geçtikten sonra oluyorsa ne ala, ama bir hafta sonra tekrar izin almanız gerekirse ne yalan söyleyeceksiniz? İşte herşey yeniden başlıyor, gene uygun yalanı bulma, gene yöneticiniz karşında tek kişilik bir oyun sergileme, gene giyim problemi. İnsan bu kadar stresi nereye kadar kaldırır? Hele bir de sıkı bir iş arama faaliyetine girdiğinizi aynı anda birkaç ilana başvurduğunuzu ve aksi gibi çoğunun da birbirine yakın tarihler de sizi görüşmeye çağırdığını düşünün. İzin almak tam bir kabusa dönüşecektir. İşte bu yüzden, çalışırken iş aramanın aslında pek de mümkün olmadığına ya da pek hayırlı sonuçlanmayacağına inanıyorum. Görüşmelere gidebilseniz bile, iş aradığınızı çakan yöneticiniz veya bunu ortama yayan bazı ofis arkadaşlarınız yüzünden “dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma” durumunu yaşayabilirsiniz. Gittiğiniz görüşmelerin iş teklifine dönüşmesi olmazsa iyiden iyiye yandınız. Benim bünyem bu kadar stresi kaldırmaz diyorsanız ya istifa edip iş aramayı, ya da iş görüşmeleri yoğunlaşınca istifa etmeyi göze alacaksınız. Ancak çalışırken iş arayan, bir firmada çalışırken diğerine rahatlıkla ve sorunsuz geçebilen, iş görüşmelerine çaktırmadan gitmeyi başarabilen kişileri kutluyorum. Yalan söyleme becerilerinin, hayal güçlerinin, sinir katsayılarının ödüle layık olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu başarı ile hallettiğinizi ve bir firmada çalışırken bir başka firmada iş bulduğunuzu, görüşmelere rahatlıkla gidip sonunda işi kaptığınızı farz edelim. Son bir sorun daha var, adına “ihbar süresi” deniyor. Eğer çalışırken bir iş buldu iseniz, mantıksal olarak bu en azından ikinci işiniz olacaktır. Zırt pırt iş değiştiren biri değilseniz, ki bu da uzmanlarca çok ayıplanan birşeydir, son iş yerinde en az iki yıldır çalışıyor olmalısınız. Bu durumda ihbar süresiniz 6 haftadır. Hadi biraz daha az çalıştınız da yasal ihbar süreniz 4 hafta. Gene de durumunuz pek parlak sayılmaz. İhbar süresi, işvereni kötü niyetli çalışandan korumak maksatlı çıkarılmış birşey. Yani bir yerde çalışırken bir anda başka bir iş bulup kaçıp gitmenizi ve işvereni belki de zarar ettirecek şekilde ortada bırakmanızı engellemek için konulan bir süredir. (Tabi aynı şekilde işverenin çalışanı işten çıkarmadan önce yeni bir iş bulsun diye bilgilendirmesini de sağlamaktadır, ama konumuz istifa olduğu için sadece bu açıdan ihbar süresine bakacağız.) Siz işten ayrılacağınızı, belirtilen yasal süre öncesinden haber verirsiniz ki işveren de bu süre de siz çalışmaya devam ederken, yerinize birini bulsun veya işlerinizi birine devrettirsin ve işler ortada kalmasın. Bu gayet mantıklı gelen bir açıklama ama mantıksız olan şey genelde uygulamada böyle medeni olunamamasıdır. İşini değiştiren pek çok kişi ayrılmayı planladığı iş yerinden nefret etmekte ya da bazen orada gerçekten kötü şeyler yaşamakta olabilir. Bu kişinin istifa etmesinden sonra orada bir ya da birbuçuk ay daha kalması ve işlerini eski performansı ile yapması pek de insanoğlunun tabiatına uygun değildir. Adam ordan ayrılmaya karar vermiş, başka iş bulmuş, artık sallar mı o iş yerini, kendine sıkıntı veren işleri yapar mı? Yapacağını düşünmek de biraz hayalcilik değil mi? Hadi diyelim o çok profesyonel düşünüyor ve ayrılacağı güne kadar aynı şekilde çalışmaya niyetli, öte taraftan pek çok firma işe başlatacağı personeli o kadar süre beklemeye pek hevesli olmaz. Zaten yeni birini işe almaya kalkışan firmanın, iş ilanı, iş görüşmesi ve karar verme ile kaybettiği ciddi bir süre söz konusu iken bir de seçtiği personelin bir ay sonra işe başlamasını bekleyebilir mi? Kaç firma bekler? Bu da ayrı bir sorun olur size, yeni işe kabul edilmeden şimdiki işinizde istifa veremezsiniz, öbür iş olur olmaz da en kısa sürede gelmeniz istenir. Tabi bunun çözümü eğer bedavaya çalışmayı veya cebinizden para vemeyi göze alıyorsanız istediğiniz vakit çıkıp gitmenizdir. İhbar süreniz dolmadan işten ayrılırsanız, işvereniniz içeride alınmamış maaşınız varsa o paradan kesmek, yoksa sizden ihbar süresine karşılık gelen meblağ kadar ihbar tazminatı tahsil etmek yoluna gidecektir. Bedavaya çalışmak veya ayrılırken üstüne para vermek her çalışanın kanına dokunan bir hadisedir. Bu sebeple ihbar süreleri karşılıklı kavga ve tehditler, çeşitli yalanlar ve entirikalar ile halledilir. Çoğu zaman çalışan kişi ihbar süresini doldurmadan ve en az mali zararla kaçmayı başarır. Ne diyeyim, helal olsun. Ama benim sözüm onları ihbar süresini bekleyemeden işe alan firmalara; “bu personelin yarın sizin firmanızdan aynı şekilde kaçmayacağını nereden biliyorsunuz?” Değil mi ama? Uyumayalım lütfen, iş dünyasının profesyonellerinden, ihbar süresi uygulamalarına akılcı ve makul çözümler getirmelerini bekliyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-9221012010866994600?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/9221012010866994600/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=9221012010866994600' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/9221012010866994600'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/9221012010866994600'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/is-degistirmek-mi-istiyorsunuz.html' title='İş değiştirmek mi istiyorsunuz?'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-4284579882476757821</id><published>2011-01-25T10:08:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T10:10:44.308-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='toplantı kültürü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şirket'/><title type='text'>Niye toplandık?</title><content type='html'>Yıllar önce yazdığım kitabımın bu bölümünü okurken yeniden o günlerde beni en çok boğan şeyin toplantılar olduğunu hatırladım. Kimbilir belki benim çalıştığım firmalardan ya da insanlardan kaynaklanıyordu. Ama okuyun siz karar verin, belki siz de aynı hisleri paylaşıyorsunuzdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖLÜM 10-----TOPLANTI KÜLTÜRÜ&lt;br /&gt;Efendim, hepiniz toplantı kültüründen haberdarsınız değil mi? Tabi tabi. Ofisinde toplantı yapılmayan yoktur herhalde. İster çok kurumsal bir şirkette ister kıytırık bir patron şirketinde çalışın mutlaka toplantı işkencesine maruz kalıyorsunuzdur. Öyleyse bakalım elimizde toplantı yapmak ve toplantı kültürü ile ilgili ne gibi bilgiler var.&lt;br /&gt;Toplantı niye yapılır?&lt;br /&gt;Şimdi öncelikle benim anlamadığım şey toplantı yapmayı kim bu hale getirdi. Toplantı niye yapılır? Birbirleri ile gün içinde iletişim kuramayacak kadar meşgul olan kişiler belirli ve konuşulması, bir karara varılması gerken konular üzerinde konuşabilsinler diye, değil mi? Maksat işinize gerekli konularda konuşmanızdır, ideal toplantı kısa olur, gündem dışına çıkılmaz, sadece gerekli kişiler katılır falan. Oysaki benim çalıştığım ve tanıdıklarımın çalıştığı pek çok şirkette toplantılar pek böyle yapılmıyor. Bir kere toplantı yapmış olmak için toplantı yapan insanlar var. Mesela çalıştığım son firmada patron ve genel müdüre danışmanlık yapan bir şirket, yaklaşık yirmi kadar ana başlık altında düzenli toplantılar yapmasını salık vermişti. Bunu kabul eden pek sevgili yöneticiler de uygulamaya koymuşlardı. Tüm departman yöneticileri haftada en az dört gün boyunca çeşitli toplantılara katılıyorlardı. Üstelik departman yöneticileri ile birlikte her departmanda çalışan personel de kendisi ile ilgili olduğuna kanaat getirilen en az iki üç toplantıya katılıyordu. Şimdi diyeceksiniz ki ne var bunda ne güzel bilgi paylaşımı yapılıyormuş. Hayır efendim, öyle olmuyordu. Bir kere şirketle veya personelle ilgili, hayati kararlar daima kapalı kapılar arasında bir kaç kişi arasında görüşülmeye devam ediyordu. Mesela eleman alımına karar verilmiş, eleman çıkartmaya karar verilmiş, performans değerlendirme sistemi değiştirilecekmiş, primler kalkmış, maaşlar geç ödenecekmiş, şirkete yeni araba alınacakmış, vb bilgi sahibi olmak isteyeceğiniz hiçbir konu hakkında toplantılarda konuşulmaz. Toplantılarda genellikle eften püften konular konuşulur, birşey karara bağlanamaz, karar alınsa da uygulanmazdı. Yani çoğu zaman haybeye toplantı yapılırdı.&lt;br /&gt;Diyelim ki sizin toplantılarınızda önemli şeyler konuşuluyor, karar alınıyor, kararlar uygulanıyor. Toplantı yapılmasından yanasınız. Peki zaman kaybına ne diyeceksiniz. Tüm gününü iş yapamadan toplantılarda geçireniniz yok mu? Vakti toplantılarda geçmiş olmasına rağmen sanki o gün full time çalışmış gibi işlerini yetiştirmesi bekleneniniz? Orta kademe yönetici olarak çalışan bir arkadaşım bir gün genel müdüre gerekli gereksiz bir sürü toplantıya katılıyorum, işlerimi yetiştiremiyorum diye yakınmıştı, amaç genel müdürden “ o zaman bazılarına katılma” demesini duymak ve onayını almaktı. Ne duydu dersiniz? “O zaman cumartesi gel işlerini tamamla”. Buyrun buradan yakın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra toplantı dediğin bir gündem üzerine yapılır değil mi? Toplantı yapılsın diye gündem yaratan yönetici gördünüz mü? Ben gördüm. Sırf takvime işlenmiş haftada bir toplantı yapılması öngörülmüş diye çok toplantı yaptığımız olmuştur. Peki ya sizin. Hadi bir haybeye yaptığınız toplantıların sayısını düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantıda ne yapılır?&lt;br /&gt;Peki toplantıları o ya da bu sebepten gerekli veya gereksiz yapıyorsunuz diyelim. Peki toplantıda ne yapıyorsunuz? İş hayatımdaki ilk yıllarda toplantılarda pür dikkat konuşulanı dinlemeye, not almaya, söz alıp fikrimi söylemeye gayret ederdim. Sonraki yıllarda not kağıtlarına çiçek böcek resmi çizen, anlamsız karalamalar yapan topluluğa katıldım. Toplantılar uzadıkça ve gündemden uzaklaşıldıkça gözü açık uyuma konusunda da hayli yol katettim. Siz toplantıda ne konuşursanız konuşun sonuç pek farklı olmuyordu. Mesela departman yöneticiniz bir konu üzerinde görüşmek ve görev dağılımı yapmak için tüm ekibi ile toplantı yapar. Sizin fikirlerinizi almasını, görevleri size de danışarak dağıtmasını beklersiniz değil mi? Nafile.. Genelde sonuç ne olur? Yöneticiniz toplantı yapmaz, aslında size briefing verir, görevleri istediği gibi dağıtır, itirazlara aldırmaz, fikirlerinizi dinlese bile umursamaz, sonunda da herkesin kendisine katıldığına ve hak verdiğine kendini inandırmış şekilde odadan ayrılır. Peki madem böyle yapacaktın ne diye toplantı yapıyorsun, değil mi? Yaz bir e-mail, konuyu, ne istediğini, ne düşündüğünü anlat, kimin ne yapmasını istediğini söyle, gönder hepimize. Niye bize işkence ediyorsun. Hesapta “bakın birlikte konuştuk, karar aldık, görev paylaştık” diyecek. Siz de biliyorsunuz ekip çalışmasının ruhudur, toplantı yapmak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada bir daha kalabalık toplantılar yapılır, en azından benim iş yeimde yapılırdı. Bunlara katılım çok olacağından mesai saatlerinin dışına konulur. Mesela cumartesi toplantı yapmak için ofise giderseniz veya akşam dokuzlara kadar ofiste toplantı yaparsınız. Düşünün bu gibi toplantılarda neler konuşulduğunu. Gerçekten o saatlere kadar konuşulmaya değer konular mıyıdı? Başka zaman mesai saatlerinde konuşulabilir miydi? Bu toplantının yapılması ne kazandırdı? Düşününce özel hayatınızdan yenen saatlere içiniz cız etti mi? Az ya da çok bana katılanlar var mı aranızda?&lt;br /&gt;Neyse ben kendi adıma, bu gibi sebepler yüzünden bir süre sonra toplantı katılımlarına isyan etmeyi bıraktım, üzerime bir rehavet çöktü. Toplantı mı var? Alıyorum defterimi elime sessizce gidip bir köşeye oturuyorum, söylenenleri itirazsız dinliyorum, ne görev verilirse yazıyorum, kafa sallıyorum. Geri kalan kısımda da yaratıcı çiçek böcek resimlerimi çiziyorum. İsyan insanı yıpratır, sonunda benim gibi kabullenir oturursunuz, işte, toplantılar adamı böyle eğitir, böylelikle toplantı kültürüne aşina hatta uzman olursunuz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-4284579882476757821?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/4284579882476757821/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=4284579882476757821' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4284579882476757821'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4284579882476757821'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/niye-toplandk.html' title='Niye toplandık?'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-6962953764476745217</id><published>2011-01-25T10:06:00.001-08:00</published><updated>2011-01-25T10:07:30.791-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kariyer planlama'/><title type='text'>Kariyer planlama ne menem şeydir?</title><content type='html'>Performans değerlendirme üzerine yazdığım bölümü beğenen oldu ise bunu da sevecektir diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖLÜM 9-------KARİYER PLANLAMA&lt;br /&gt;Gelelim iş hayatının bir başka güzide kavramına. Bildiğiniz gibi kariyer planlama diye birşey var. Nedir kariyer planlama? Bu iş hayatını daha da sahte hale sokmak için kim olduğunu bilemediğim (ama yakalarsam fena yapacağım) birileri tarafından uydurulmuş bir kavramdır. Temelde sizin iş hayatının başında hatta daha iş hayatına başlamadan, ömrünüz boyunca ne iş yapacağınıza, bu işte hangi zamanlarda nasıl yükseleceğinize, kendinizi geliştirerek hangi pozisyondan hangi pozisyona, hangi sektörden hangi sektöre geçeceğinize karar vermiş olduğunuz farz edilir. Bu kişinin kendi için yaptığı kariyer planıdır. Bir nevi iş hayatı falınızı biliyor olmanızdır. Çocukken büyükler mutlaka size de sormuşlardır, çünkü her çocuğa sorulan en geyik sorudur bu, “büyünce ne olacaksın yavrum”. Zavallı çocuk da hayal gücünün elverdiği ölçüde yanıtlar, “doktor olucam, öğretmen olucam veya süpermen olucam” diye. Bu soruya en güzel cevabı biricik erkek kardeşim vermişti. Daha okula bile başlamadığı yaşlarda sordular bir gün, büyüyünce ne olacaksın diye, “kaplan olucam” dedi. Artık hangi çizgi filmde gördü ise, kaplan olmayı büyünce olunabilecek güzel bir iş olarak belirlemişti. Bu soruya aslında kendinden habersiz “sabinin” şöyle cevap vermesi ne güzel olurdu: “Ne bilim ne olucam? Bakalım ailem beni hangi okullara yollayacak, özel ders aldıracak mı, dersaneye yollayacak mı, yeteneklerimi göz önünde bulunduracak mı, okuldan mezun olunca ülkenin hali ne olacak? Sorulur mu bu şimdiden?” Aslında üniversiteden daha mezun olmadan staj için başvurduğunuz iş yerlerinde ya da mezun olduktan sonra yaptığınız ilk iş görüşmelerinde de benzer bir cevap şahane ve dürüst olurdu. “Kariyer planınız nedir Ayşe Hanım?” “Şey ben aslında şöyle adı sanı duyulmuş, maaşları dolgun bir yabancı şirkete, mümkünse marketing departmanına kapak atmak, orada palazlanıp sonra gelecek tekliflerle bir kaç yıl içinde başka bir firmaya marketing manager olarak gitmeyi planlıyorum,  on yıl içinde de bir genel müdürlük kapsam fena olmaz, hangi sektör olduğu pek mühim değil. Ama tabi bana hangi firma iş verecek, başvurduğum birbiri ile alakasız bir sürü pozisyondan hangisi tutacak bilmiyorum, bahtıma ne çıkarsa katlanıp, çıkan fırsatları değerlendireceğim”. Tabi böyle söyleyemez, başvurduğunuz firmanın sektöründe ve başvurduğunuz departmanında çalışmayı hayallerinizi süslüyormuşcasına arzuladığınızı anlatmanız gerekir. Siz de öyle yaparsınız. Sonra da Allah ne verdiyse fırsatları değerlendirmeye çalışırsınız. Bizim ülkemizde kişinin kendi için yaptığı kariyer planı, kendi kontrolü dışındaki pek çok makro ve mikro faktöre bağlı olduğundan aslında yüzde yüz hayal ya da yalandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de firmaların sizin için yaptıkları kariyer planı vardır ki, tadından yenmez. Çalıştığınız firmanın çalışanları için kariyer planlaması yapması teoride, tüm çalışanların iş hayatı için bir plan yapılması ve o planın gerçekleşmesi için de ön koşul şartlarının belirlenmesi demektir. İşe girdikten sonra bir kişinin hangi şartlar altında ve ne kadar süre sonra bir üst pozisyona geçebileceği, dikey olarak hangi pozisyon fırsatlarının olduğu, hatta dikey yükselme koşullarının fazla olmadığı firmalar için de departmanlar arası yatay terfi imkanlarının neler olduğu belirlenir. Amaç çalışanın sürekli kendini geliştirmesini sağlamak, sürekli bir amaca yöneltmek (yeni havuç sallamak), o iş yerine bağlılığını artırmak, onun gelecek planlarını yine o firma içinde yapmasını sağlamaktır. Böyle anlatınca ne harika geliyor kulağa, değil mi? Oysa işin özü, sizde, orada yükselip daha matah birşey olabileceğiniz sanrısını yaratarak, firmada daha uzun süre kalmanızı ve kaldığınız sürece de daha esaslı çalışmanızı sağlamaktır. Daha da komik olanı bu “gizli” amaç bile becerilemez, kariyer planlama yapıldığı idda edilen firmalarda bile bir maskaralığa dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine güzide insan kaynakları sitelerinde salık verildiği üzere gittiğiniz iş görüşmelerinde, o iş ve o firma ile gerçekten ilgili olduğunuzu göstermek için “firmanızda kariyer planlama yapılıyor mu?” diye sormanız salık verilir. Tabi görüşmeyi yapan yetkili sizi sorguya çektikten ve “hepsi bu kadar, sizin sormak istediğiniz birşeyler var mı?” dedikten sonra, sizin de hala takatiniz kalmışsa sorabilirsiniz. Her firmada değişik bir cevap alabilirsiniz ama aslında özetle söylenen şey “ne kariyer planlaması, önce sen bir çalış da görelim, bir ay içinde kovulacak mısın, bir sene içinde başka bir firmaya kaçacak mısın? Önce burada bir kök sal bakarız sonra”dır. O yüzden siz zahmet edip sormayın bunu ben size hangi firmada çalışırsanız çalışın kariyer planlamanızı kendiniz nasıl yaparsınız, şimdi özetleyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi diyelim ki okuldan mezun oldunuz ve x bir firmada, y departmanında, z ünvanı ile işe başladınız. Hemen çalıştığınız departmanda kaç kişi olduğunu, ne ünvanda çalıştıklarını ve ne kadar süredir çalıştıklarını öğrenin. Ünvanı sizden farklı ve daha iyi olan birileri varsa bu “departmanınızda ara kademeler var” demektir. Yani bir süre sonra yükselebileceğiniz bir ünvan var. Yok herkes aynı ünvanla çalışıyorsa ilk hedef yöneticinizin koltuğudur. İlk durumda işiniz daha kolay gözükebilir. Ama bir ekip ya da bir departman içinde kaç tane ara kademe kadrosu olduğu önemli bir faktördür. Diyelim ki siz uzman yardımcısısınız, bir de uzmanlar var. Ama kaç uzman kadrosu var, bu önemli. Az sayıda kadro varsa uzun zaman olduğunuz yerde sayarsınız. Ya da en iyi ihtimalle vakti gelince bir üst ünvanı alsanız bile kadro yetersizliğinden aynı işleri yapmaya devam edersiniz. Çünkü uzmanlar bir üst kademeye geçememiştir, firma yeni çalışan da almayacağı için siz de uzman olsanız bile kıdemi az olan uzman olarak uzman yardımcılığı işlerini yaparsınız. Yani ara kadrolar olması her zaman çok iç ferahlatıcı bir durum değildir. İkinci durumda yani herkesin sizinle aynı ünvanda olduğu ve ilk üst pozisyonun yöneticinizin koltuğu olduğu durumda ise işiniz daha da zordur. Birinci sebep o koltuğun boşalması için yöneticinizin ölmesi, istifa etmesi veya terfi etmesi gerekir. Bu üç durumda da grubunuzdan birinin oraya terfi ettirilme şansı azdır. Gidip dışardan birini bulma eğilimi çok yüksektir. Diyelim ki içinizde o pozisyon için yetenekleri ve kıdemi yeterli olanlar var, siz de onlardan birisiniz ve firma içeriden birini getirecek. O zamanda tek koltuk için bir sürü rakiple savaşmanız gerekecektir. Savaşta herşey mubahtır ilkesi ile hareket eden kazanacaktır elbet, ki çoğu zaman bu siz olmazsınız. Genel ve uzun vadeli bir bakış için hep bir üst ünvanda kimlerin ne kadar kaldığını, ne şartla değiştiğini gözlemleyin. Bir üst kadronun da üstüne çıkmak için kaçta kaç şansınız olduğunu hesaplayın. Çoğu çalışanın şartlar eşit ve adil olduğunda çalıştığı departmanın yöneticisi olması için, o firmaya uzun yıllar dayanması gerekmektedir. Özetle en fazla üç yıl içinde size bir üst ünvana geçiş garantisi, beş yıl içinde en azından bir orta kademe yöneticilik ve yedi sekiz yıl içinde çalıştığınız departmanın yöneticiliği (en azından şansı) görünmüyorsa, o firmada biraz palazlanıp en kısa sürede bir üst ünvanla başka bir firmaya geçin. Terfi etmek için size muallakta şartlar sunuyorlarsa arkanıza bakmadan kaçın. Size kariyer planlamada yatay geçiş imkanlarımız var deniyorsa buna da şüphe ile yaklaşın. Mesela çalıştığınız firmanın satış, finans, üretim, satınalma, arg&amp;amp;ge departmanları var. Şimdi siz mühendis olarak işe girdi iseniz yatay geçiş yapacağınız yerler sınırlıdır. Ya da satışcı iseniz hangi departmana yatay kayabilirsiniz. Üretimde iken yükselip yükselip, sonra üretim müdürlüğü kadrosu olmadığı için MBA yapıp satış müdürü olan kaç kişi var? Ya da satışcı olarak çalışıp çalışıp sonra terfi imkanı orada olduğu için finans departmanına geçen kaç kişi var? Bir mühendis satış departmanında çalışacaksa zaten kariyerine öyle başlar, sonradan geçmez. Ayrıca herhangi bir çalışanın alakası, tecrübesi, eğitimi olmadığı başka bir iş için terfi alması pek mümkün değildir. Bu sebeple dikey fazla pozisyon olmadığında, departmanlar arası değişimle motivasyon ve iş körlüğünü azaltarak yapılan kariyer planlamaya da pek kanmayın, öyle şeyler pek olmuyor. Olsa da size olma ihtimali pek az.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kariyer planlama” geyiğinin “perfomans değerlendirme sistemleri ile ilişkilendirilmesi” de ayrıca “hoş” bir durumdur. Bu terimlere de inanın hasta oluyorum. İnsan kaynakları “uzman”larının yaptıkları işleri daha bir karmaşık ve mühim göstermek için böyle laflar türettiğine inanıyorum. Benimle aynı fikirde olanınız varsa lütfen buluşalım, gruplaşalım. Neyse bu ilişki, performans değerlendirme ve kariyer planlamanın başbaşa bir odaya bırakılıp, sevişip çocuk yapmaları anlamındadır. Gülmeyin, doğru söylüyorum. Meali şu, perfomansınız bir çocuk doğurur yani kariyer planlamanıza bir meyve verir. Çocuğunuz kel kör topalsa kariyer planlamanız da kahrolacak, yok gürbüz birşey ise dört köşe olacaktır. Ama yurdum firmalarında bu da pek böyle olmaz, ilişkinin düzeyi düşük olur hatta “one night stand” muamelesi görür. Yani performans değerlendirmeler yapıldığında çok iyi bir sonuç almışsanız o an için sırtınız sıvalanır ama siz bunun uzun vadeli bir getirisi olmasını beklerken hadi masana dön muamelesi görürsünüz. Performansınız terfinizi haklı kılacak kadar iyi çıkması ihtimalini bir önceki bölümde birlikte incelemiş ve pek de yüksek olmadığı konusunda hem fikir olmuştuk sanırım. Ama diyelim ki kazara öyle çıktı. Yine de kariyer planlamanızda bir değişiklik olması ön görülmez. En mükemmele ulaşın diye gaz veren firmaların en mükemmele ulaşan personele şöyle örnek olsun diye bir güzellik yapmaları gerekirken, “tamam bu dönem en mükemmele ulaştın ama terfi için en az beş yıl daha çalışıp her dönem böyle performans göstermen (ve de terfi edeceğin yerin boşalması) gerek, sana en çok yüzde şu kadar zam verebiliriz” diyerek maaşını otuz ya da elli YTL değiştirecek bir zam sunmaları çalışanın azmini nasıl etkiler sizce?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlu aslında hep çocuk gibidir. Uzun vadeli beklentilerle pek de motive olamaz. Tıpkı ebeveynlerinin “ortaöğrenim hayatın boyunca her gün en az dört saat ders çalışacağına söz verirsen mezun olunca sana istediğin playstation’ı alacağım” dediği çocuk gibi buna burun kıvırır ve “ooooo o zamana kadar playstation üretimden kalkar başka şey çıkar, ben o kadar bekleyemem” deriz. Bu yüzden çalışanlara, perfomans değerlendirme, kariyer planlama ile motivasyon sağlamayı, onları sıkıp yağını çıkaracak verimi almayı planlayan kişilere daha kısa vadede ulaşılabilecek havuçlar vadetmelerini ve bu havuçları kapmak için birden fazla ön koşul koymamalarını öneriyorum. Kişisel olaraksa zaten tüm bunlara karşıyım, gıcığım, yapmam, yapanı da sevmem.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-6962953764476745217?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/6962953764476745217/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=6962953764476745217' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/6962953764476745217'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/6962953764476745217'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/kariyer-planlama-ne-menem-seydir.html' title='Kariyer planlama ne menem şeydir?'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-3118760952393032507</id><published>2011-01-25T09:58:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T09:59:43.277-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='performans değerlendirme'/><title type='text'>Performans</title><content type='html'>Bu kitabımdaki en sevdiğim bölümlerden biriydi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖLÜM 8------PERFORMANS DEĞERLENDİRME&lt;br /&gt;Çocukken karne heyecanı daha doğrusu karne korkusu yaşardık. En başarılı öğrenciler bile karne alma gününde bir endişe taşırdı. Zayıf almaktan yana korkusu olmayanlar beklediği notlar gelecek mi diye endişelenirdi. Karne almaktan, okul bitince kurtulacağınızı düşünüyordunuz değil mi? Ama kurtulamadınız, artık perfomans değerlendirme formları ile aynı heyecanı yaşayacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim firmalar bir performans değerlendirmedir tutturmuş gidiyorlar. İnsan kaynakları seminerlerinde bu konuşuluyor, yeni yeni sistemler icat etmeye çalışıyorlar. Perfomans değerlendirme çok önemli imiş, ücret ve ödüllendirme sistemleri performans değerlendirmeye bağlanmalı imiş ayrıca kariyer planlamada buna bağlı olarak çalışmalı imiş, falan filan. Şimdi yöneticilerinizin ve insan kaynakları uzmanlarının yaptıkları bu laf kalabalığının ne menem bir şey olduğunu ben sizin için özetleyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle şunu belirteyim ki performans değerlendirmeye fikirsel olarak karşı değilim. Doğru yapılabildiği, sonuçları kullanıldığı sürece, tabi ki performans değerlendirme güzel bir şeydir. Gerçekten çalışanla, çalışmayanı daha da önemlisi, çalışmayıp gemisini yüzdüren akıllı kaptanı ayırt edebilecekseniz, sonra da adaleti sağlayacaksınız ben ellerinizden öperim. Ama ne yazık ki performans değerlendirme sadece teoride faydalı olan bir uygulamadır, gerçekte bir halta yaramaz. Bu sebeple perfomans değerlendirmeye de ayrıca gıcığımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi performans değerlendirme nasıl yapılıyor, ona bir bakalım. Çeşitli sorulardan oluşan formlar var. Bu sorulara göre performansınızı yöneticiniz puanlıyor, bazı iş yerlerinde sizin de aynı formu kendiniz için doldurmanız isteniyor. Kimi iş yerinde yöneticiniz, her bir soru ya da başlık için size ne not vermiş öğrenebiliyorsunuz, kimi iş yerinde sadece toplamda kaç puan verdiğini öğreniyorsunuz. Kimisinde de size söylemeye bile tenezzül etmiyorlar. Çok nadir olarak bazı iş yerlerinde, siz de yöneticinizin performansını değerlendirebiliyorsunuz. Uygulama nasıl olursa olsun, yurdum insanı bunu saçma hale getirmeyi özenle başarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sondan başlayalım. Bir kere yöneticisini gerçekten vermek istediği puanlarla değerlendirebilecek bir babayiğit çıkmaz. Zaten çıkacağını düşünen zihniyet akılsızdır. Yahu bu adam bu yönetici ile çalışmaya devam edecekse, ona nasıl kötü puan verebilir, içinden geldiği gibi değerlendirirse, o yönetici bunun acısını öyle ya da böyle o adamdan çıkarmaz mı? Hangi akıllı kendi kuyusunu böyle kazar? İsimsiz değerlendirme bile adamı kurtarmaz, her yönetici kimin onun hakkında iyi kimin kötü şey yazacağını bilecek kadar personelini tanır. En azından kimden şüpheleneceğini bilir. Bunun farkında olan çalışan da ismini yazmıyor bile olsa değerlendirme formunda yüzde yüz dürüstlükle bir değerlendirme yapamaz.  Bu sebeple yöneticiyi, çalışanın değerlendirmesi uygulaması baştan yalandır, boşuna yapılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra kişinin kendini değerlendirmesi de ayrıca saçma bir uygulamadır. Montaigne’nin denemelerinde şöyle bir söz vardır. “Dünyada en adaletli dağıtılan şey akıldır. Neden mi? Kimse kendine düşen paydan şikayetçi olmaz da ondan. Nasıl olsun ki? Aklını beğenmemesi için aklından ötesini görmesi gerekir”. Bence performans değerlendirmede kişinin kendini değerlendirmesinin anlamsız olduğunu açıklamak için bu sözler yeterlidir. Ama hala anlamayanınız varsa açıklayayım. Şimdi önünüze bir form geliyor. Formda çeşitli sorular var. Mesela “sorumluluk duygunuzu değerlendiriniz”. Altında veya yanında kutucuklar, ya onlu sistemde ya yüzlü sistemde kendinize sorumluluk duygunuz üzerinden bir not vermeniz isteniyor. Şimdi kim ben sorumsuzum der, kim sorumluluk sahibiyim ama bazen ipin ucunu kaçırdığım için kendime yedi vereyim der? Kendine bu sorudan yüz ya da on vermeyene şunu sorarım, “yani sorumsuz olduğunu ya da ara sıra sorumsuz davrandığını kabul ediyorsun, madem bunun farkındasın niye düzeltmedin kardeşim, form karşına gelince mi farkettin?” Kendine tam puan verene diyecek bir lafım yok. Ya haklıdır ya da değil. Eğer haksızsa yöneticisine “bu zamana kadar ne çalıştırdın veya niye uyarmadın kardeşim” derim. Performans değerlendirmede sen soracaksın o da kendine düşük not verecek sen de "hah bak sen de kabul ediyorsun, bu böyle olmaz” deyip işten mi çıkaracaksın? Var mı böyle bir vaka. Buradaki “sorumluluk” yerine kendi performans değerlendirme formunuzdaki hangi soruyu koyarsanız koyun durum ve mantık aynıdır. Yani kişi kendini objektif değerlendiremez. Yok gerçekten objektif değerlendiriyorsa o zaman da eksiklerinin farkında olup bunları performans değerlendirmeye kadar düzeltmediği ve oturup kağıda döktüğü için yol verin gitsin, çünkü bu da kafasının çalışmadığı anlamına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Performans değerlendirmede gerçeğe en yakın ve en mantıklı olabilecek şey, çalışanları üstlerinin değerlendirmesidir. Ancak bu da suistimale ve kötü niyete karşı oldukça korunmasız bir yöntemdir. Bir kere hiçbir yönetici çalışanlarına hiçbir konuda tam puan vermez, bazı sorular (veya başlıklardan) tam puan veriyorsa bile toplamda yüz üzerinden yüzlük personel pek çıkmaz. Neden mi? Basit, çünkü bu kadar mükemmel bir çalışan ya ödüllendirilmeli ya terfi ettirilmelidir. Ama yapılmaz, yapılamayacağı için de yüzlük bile olsanız öyle not verilmez. Aranızda “efendim her sorudan yüz puan aldı diye niye ödüllendirelim, niye terfi ettirelim bunlar zaten onun görevi, zaten böyle olması gerekiyor” diyeniniz varsa ben de şunu sorarım “Madem bunlardan tam puan almak zaten mecburi, yani zaten olması gerken yüzlük olmaksa, niye yapıyorsunuz bu değerlendirmeyi, niye bir sürü puan aralığı koyuyorsunuz? Mükemmelse çalışsın, değilse atın işten”. Ama kazın ayağı öyle değildir. Ortalamada yedi (veya yetmiş) almış bir personel de aslında o işi hakkıyla yapmaktadır ama siz biraz daha gaz vermek için, kendini biraz daha paralasın diye ona biraz düşük (öldürmez ama süründürür) bir not verirsiniz. Böylece kötüsün deyip onu “beni burada beğenmiyorlar, istemiyorlar” diye yeni bir iş bakmaya yönlendirmemiş ama “ben harikayım” diye de havalara sokmamış olursunuz. Daha iyi olabilirim düşüncesi ile biraz daha kendini paralamasına da sebep verirsiniz. Akıllıca değil mi? Performans puanından memnun olmayanlar bunu bir düşünün, ne dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin ilginç yanı, düşük not aldığınız sorular (ya da başlıklar) aslında pek de ölçülebilir şeyler değildir. Ölçülebilir konulardan aldığınız puanlardan pek yakınamazsınız. Diyelim ki yıl içinde belli bir satış kotanız var, dolduramadınız, tabi ki bundan size verilecek performans puanına itiraz edemesiniz. En başta bu kotayı ulaşılabilir olarak kabul etti iseniz, değerlendirme sırasında da bir şey söylemeye hakkınız yok, değerlendirme matematiğe dayanmaktadır. Ama genelde memnun olmadığınız puanlar “ekip çalışmasına katkı”, “liderlik vasfı” vb ot çöp mevzulardan gelir. Yahu kardeşim benim ekip çalışmasına katkımı nasıl on üzerinden altı olarak ölçtünüz? Ekip çalışmasına katkı ne demek bir kere, ekipçe hangi işi yapıyoruz? Benim işim …., onu da yapıyorum zaten, kime katkı neye katkı? Ya da liderlik vasfıma on üzerinden dört vermişsiniz, neden? En son Ahmet Beyin doğumgünü hediyesi için paraları ben toplamam dediğim için mi? Ne liderliği kardeşim, ne konuda lider olmama imkan verdiniz de ben yapmadım? Şimdi arkadaşları “hadi bir sendikaya katılalım veya kendi sendikamızı kuralım” diye ikna edip ayaklandırsam bana liderlik ve kitleleri etkileme becerim yüzünden tam puan verecek misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası bu matematiksel ölçümü pek de mümkün olmayan konularda çalışana verilen puanlar hiç adaletli olmaz. Yöneticinize bu puanın sebebini sorma şansınız varsa genellikle cevap olarak sizin pek de alakayı kuramadığınız bir örnekle anlattığı anlamsız veya itiraza sebebiyet vermeyecek kadar karman çorman bir açıklama alırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi değerlendirme sorularını (konularını) kabul ettik diyelim. Peki onları yöneticinin hangi düşüncelerle puanladığını hiç düşündünüz mü? İyi bir çalışan olduğunuzu farzedelim. Performans değerlendirme eğer ücret zammınıza yansıyorsa, oldukça tehlikeli bir durum vardır. Sizi değerlendiren yöneticinin size vereceği her iyi perfomans puanı, sizin maaşınızın gittikçe onun maaşına bir adım daha yaklaşmasına sebep olacaktır. Eğer yöneticinizi de değerlendiren biri varsa ama o genelde iyi notlar vermiyorsa, sizin maaşınız artacak ama onunki artmayacak. Oldu mu şimdi? Ya da belki onun performansı genel ekip başarınıza mesela ne kadar sattığınıza ya da ne kadar az müşteri şikayeti aldığınıza bağlı. Diyelim siz harika çalışıyorsunuz ama ekipteki diğerleri iyi çalışmıyorlar ve sonuçta toplama bakınca sizin ekip pek başarılı değil. Dolayısı ile yöneticiniz iyi puan alamayacak, bu durumda siz bireysel olarak iyi bir performans sergileseniz bile size iyi puan verir mi? Kendi maaşı artmazken ya da kendisi başarılı bulunmazken sizin fazla maaş almanıza ya da başarılı görülmenize izin verir mi? Böyle objektif bir yöneticim var diyen beri gelsin tanışmak ve derhal yöneticisine tebrik mesajı göndermek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi ki bunlar size hak ettiğinizden az puan verildiği durumlar için geçerli. Aldığı puanı hak edenler, düşük not alması gerektiği için alanlar da vardır, hiç de az sayıda olmadıklarına da eminim. Ama o durumda bile performans değerlendirmenin bazı saçmalıkları yine de mevcuttur. Diyelim ki yüzlük bir personel değilsiniz, eksikleriniz var bu sebeple de size düşük not verilen konular var. Şimdi ideal olan bir yöneticinin tüm personelini tam kapasite çalıştırması ve onlardan yüzde yüzlük bir performans almasıdır, değil mi? En azından bu ideale ulaşmak için çaba gösterilir. Bu durumda bir çalışan olarak eksik olduğunuz noktalar varsa ve bunların geliştirilmesi, iyileştirilmesi gerekiyorsa, yöneticinizin bunları ilk farkettiği anda sizinle konuşması gerekir. Amaç en kısa sürede daha fazla performans almaksa ben böyle yapılması gerektiğine inanıyorum. Yok amaç çalışanı performans dönemi düşük not verip sobelemekse o başka. Şimdi performans değerlendirme formunuzdaki soruları bir düşünün, bunlardan kaç tanesi veya hangisi için yöneticiniz sizi çağırıp şöyle bir konuşma yaptı? “Nihal hanım, biliyorsunuz biz bu firmada insanların liderlik vasfına sahip olmasına çok önem veriyoruz, hatta performans değerlendirme formunuzda bile bu kriter vardır (bunu söylerek küçük bir gaz da verilmiş olunur). Bizim liderlik vasfına sahip olmaktan anladığımız şey falanca filanca davranışlardır. Sizin bu konuda eksik olduğunuzu düşünüyorum. Bu kanaate falanca olayda filanca şekilde davranmanızdan vardım. Şimdi bunu iyileştirmek için size şunu şunu yapmanızı, falanca şekilde davranmanızı öneriyorum.” Hiçbirinizle böyle bir konuşma yapılmadı mı? Cevaplarınızın çoğu “hayırdır”. Niye? Olması gereken bu değil mi? Eksik olduğumu söylemek için niye performans değerlendirme formunun gelmesini bekliyorsun, eğer amaç kısa sürede iyileştirmek, beni geliştirmekse? Eğer bu kriter firma için önemli ise, performans dönemine kadar, benim bundan habersiz gösterdiğim eksik performans firma için bir kayıp değil mi? Mantıksal çıkarımıma itiraz eden varsa valla dinlemeye hazırım. Ama olacağını sanmam. Bu durumda ne oluyor, yönetici gerçekten eksik olduğunuz konularda da size eksik puan verirken bile aslında iyi bir yönetici gibi davranmış olmuyor. Daha da ötesi, çoğu yönetici perfomans değerledirme sonrasında bile adam gibi çalışanlarına o puanları niye verdiğini, nasıl daha yüksek puanlar alabileceklerini açıklama zahmetine girmez. Bizler de her performans değerlendirme döneminde aldığımız puandan asla memnun olmayarak aramızda şikayetlenir dururuz. Neymiş efendim? Performans değerlendirme hangi kurumda nasıl yapılırsa yapılsın, mantık, objektiflik ve amaca hizmet açısından başarısız bir girişimdir ve kanaatimce gereksizdir. Onca soru, form hazırlanması, insanların onları doldurması, sonra açıklanması, sonra karşılıklı görüşme yapılması ya da personelin kendi arasında hayıflanması ile harcanan zamana yazık. Çalışanda memnun olmadığınız şeyler mi var, bunlar firmanın çıkarı açısından gerçekten hayati mi? Çağırın personeli, bunu bunu iyi yapamıyorsun sana bir ay mühlet bir ay sonra da memnun değilsem seni işten atarım deyin. İnsan kaynakları departmanına da öyle lüzumsuz işler çıkartmayın efendim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-3118760952393032507?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/3118760952393032507/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=3118760952393032507' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/3118760952393032507'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/3118760952393032507'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/performans.html' title='Performans'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-2458783707814698860</id><published>2011-01-25T09:56:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T09:57:21.526-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='maaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='keyif zamanları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iş görüşmesi'/><title type='text'>Maaş konusu</title><content type='html'>Kitabımdan bir bölüm daha.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖLÜM 7-------MÜHİM MEVZUU: MAAŞ KONUSU&lt;br /&gt;Çalışma hayatının başında bir sürü iş görüşmesine gidersiniz. Bu görüşmelere giderken, eş dosttan akıl alır, insan kaynakları hakkında salık veren sitelerden, gazetelerden işe kabul edilmenin inceliklerini araştırırsınız. Size verilen akıllar içinde bir tanesi vardır ki, pek hassas bir konudur. İş görüşmesinde ilk görüşme değilse, maaş konusuna girmeyeceksin. Kaç para maaş verdiklerini sormayacaksın. Onlar sorarsa da ilk görüşme de geçiştirmeye çalışacak, paranın senin için ikinci planda olduğuna karşındaki görüşmeciyi inandıracaksın. Tabi bu konuda öğütlenmiş pek çok genç arkadaşımız, gittikleri iş görüşmelerinde “lütfen şunu doldurun” diye burunlarına uzatılan formlarda son zamanlarda pek popüler olan “ücret beklentiniz” sorusunu görünce “ne yapacağım şimdi” paniği yaşıyorlar. İstedikleri ücreti yazsalar kötü mü olur, düşük birşey yazarsa ve sonra onu o paraya çalıştırırlarsa? Boş bıraksa, paraya hiç önem vermediği düşünülür mü? Yoksa yazmak mecburi mi? Ne yazmalı acaba diye kafayı yerler. Tabi pek bilmiş insan kaynakları uzmanlarının bu soruna da önerdikleri çözümler vardır. Efendim “çoğu şirketin zaten bir ücretlendirme politikası varmış, oraya ne yazarsanız yazın, başvurduğunuz pozisyon için önceden belirlenmiş bir maaşı teklif ederler” diye buyururlar, görüşmeye gidecek zavallılara da formda kesin bir ücret yerine bir ücret aralığı yazmalarını, bu aralık hakkında bir fikir sahibi olmak için benzer pozisyonda çalışan tanıdıklarına sormalarını, internetten araştırma yapmalarını salık verirler. Bence külliyen boş bir uğraştır. Sevgili ülkemde aynı ünvan altında farklı firmalarda çalışan pek çok kişi birbirinden dağlar kadar farklı maaşlar almaktadır. Hem insan, başvurduğu pozisyona benzer bir işte çalışan bir tandığı nereden bulsun. İnternette maaşlarını yazan kimse var mı? Ayrıca her ne kadar firmaların ücret politikaları olsa da pazarlık şansı her daim vardır.&lt;br /&gt;Ama tüm bunlar bir tarafa ben bu maaşın konuşulmaması tabusuna karşı çıkıyorum. İş hayatındaki en büyük sahtekarlıklardan birisi budur bence. Hem görüşmeyi yapan firma yetkilisi hem de iş görüşmesine giden kişi maaşın konuşulmaması konusunda, bende tiksinti yaratan iki kişilik bir oyun sahnelerler. Görüşmecinin elinde bir verilebilecek maksimum maaş bilgisi vardır genelde. Eğer başvurduğunuz iş için uygunsanız, o görüşme boyunca sizin giyiminizden haliniz tavrınızdan, biraz da özgeçmişinizdeki bilgilere dayanarak verecekleri paraya çalışır mısınız diye sizi inceler. Sizse bulunduğunuz ofisten, görüşmeden önce beklediğiniz salondan, etrafta gezinen insanların giyim kuşamlarından size kaç para teklif edebileceklerini tahmin etmeye çalışırsınız. Yetkili özgeçmişiniz yetmezmiş gibi size doldurttukları formunuza akciğer röntgeninize bakan doktor edası ile bakar. Ücret beklentinizin yazılı olduğu sayfaya baktığında siz onun yüzünde bakarak anlamaya çalışırsınız; “acaba çok mu yazdım, yoksa az mı, yoksa bu pozisyon için saçma kalacak bir ücret mi yazdım?” Tam o sırada karşınızdaki soruyu patlatabilir: “ücret beklentisi için …. İle … arası yazmışsınız, beklentiniz bu iki rakamın hangisine daha yakın?” “Ehem öhöm, şey ben” diye ne söyleseniz şaşırırsınız. Size ücret aralığı yazmanızı salık veren o web sitesi yazarına küfür dolu bir e-mail atmaya karar verirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne gerek var bunlara kardeşim? Niye çalışıyorsunuz? Para kazanmak için, hayatınızı idame ettirmek için. Bedavaya çalışan var mı aranızda? Madem esas amaç para kazanmak, bu birinci öncelik, niye önce bunu soramıyoruz, niye önce bunu konuşamıyoruz? Var mı öyle yağma, siz ilk görüşmede benim canıma okuyun, her birşeyimi sorun, hatta önümüzdeki birkaç yıl içinde evlenecek miyim, evlenirsem çocuk yapmayı planlayıp planlamadığım gibi özel şeyleri bile sorun. Yok efendim çeşitli senaryolu sorularla benim zekamı, sabrımı ölçün. Ben size, “peki siz bana kaç para vereceksiniz” diye sormak için bir ikinci görüşmeye kadar kıvranayım, hatta belki üçüncü görüşmeye kadar. Var mı öyle yağma? En sonunda kabul edilmezsem bu işkencelere kaç para için katlandığımı bile öğrenemeyeyim. Ya da siz beni kabul edeceksiniz belki ama ben o paraya çalışmayacağım. Niye zaman kaybedelim kardeşim? Baştan paşa paşa otursak, siz kaç para verdiğinizi söyleseniz ben kaç para istediğimi söylesem, gerekiyorsa pazarlık etsek, anlaşırsak görüşmeye devam etsek olmuyor mu? Uğruna çalışacağınız maaşınızı sormanız niye tabu, niye uygunsuz? Niye firma yetkilisi canı ne zaman isterse söyleyebilir de siz soramazsınız? Üstelik daha işe alınmadınız, yani şartlarınız eşit, siz henüz oranın bir kölesi pardon “çalışanı” değilsiniz. Üzerinizde, daha işe girmeden neleri sorup neleri soramayacağınız hakkında baskı mı kuruyorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte ben bunu anlamıyorum. Bir iş görüşmesinde en çok merak ettiğiniz konu budur bence. Ayrıca işe girip girmemenizi etkileyecek en önemli unsur da budur. Tabi işin kariyer fırsatları, size katacağı tecrübe falan da önemlidir ama maaş hayatınızı idame ettirebileceğinizin altında ise bunların da önemi yoktur. Ya da aslında sevmediği veya kendine uygun bulmadığı bir işi, sırf maaşı iyi diye yapanınız yok mu? Neymiş efendim, maaş en önemli soru imiş. Bunu kabul etmeyen beri gelsin. Ama iş hayatı aslında bir tiyatro olduğu için bu konuda da sadece sahtekarca oynamanız beklenir. Düşündüğünüzü söyler, merak ettiğinizi sorar ve dürüst olursanız hep kaybedersiniz. Nokta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş hayatında maaş konusu ile ilgili sıkıntınız tabi ki ilk görüşme ile sınırlı değildir. Yöneticiniz veya patronunuz, iş hayatının her safhasında sizi odasına çağırıp, çeşitli konularda sorgulayabilir, bir sürü iş buyurabilir, her konuda konuşabilir. Ama siz maaşınıza zam istemek, maaşınızla ilgili herhangi birşey konuşmak için onların yanına gitmeye cesaret edemezsiniz. Bu konuda korkutulmuş, pıstırılmışsınızdır. Konuşmaya kalksanız bile çoğu zaman söylemek istediklerinizi tam söyleyemez, konuşmanın gidişatını yöneticinizin ya da patronunuzun eline bırakırsınız. Bu tip cesaretli girişimlerden başarı ile çıkmış çok az insan olur. Neden? Her işinizi sorgulayan, binlerce kez olmamış deyip yap boz oynatan kişiye, aynı pozisyonda aynı süredir çalışan falancaya neden sizden daha fazla maaş verildiğini soramazsınız? Neden? Ya da sorsanız bile, sonradan ne olduğunu hatırlamadığınız bir takım laf kalabalığı ile odadan sepetlenirsiniz. Neden? Çünkü iş hayatı böyledir. Para kazanmak için binbir türlü işkenceye katlanır ama bunu yaptığınız süre boyunca paradan bahsetmeyerek veya önemli değilmiş gibi davranarak rol yapmanız beklenir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-2458783707814698860?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/2458783707814698860/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=2458783707814698860' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2458783707814698860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2458783707814698860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/maas-konusu.html' title='Maaş konusu'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-657352648570032969</id><published>2011-01-25T09:53:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T09:55:19.796-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='pazartesi sendromu'/><title type='text'>Pazartesi sendromu</title><content type='html'>İşte kitaptan yeni bir bölüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖLÜM 6--------HAFTASONU MUTLULUĞU VE PAZARTESİ SENDROMU&lt;br /&gt;İş hayatındaki herkes Pazartesi Sendrom’undan haberdardır herhalde. Bu sendrom, çalışanların, pazartesi günleri yeni bir haftanın başlamasından kaynaklı, mutsuzluk halidir. Haftasonundan çıkan ve yeni bir çalışma haftasına başlayan kişiler, ilk iş gününde mutsuz ve bezgin hatta bazen saldırgan olurlar. Tekrar çalışmaya dönmek tüm morallerini alt üst eder ve pazartesi günlerini kötü geçirirler. Bir safha ilerisi Pazartesi sendromunun pazar gününden başlaması ve ertesi güne lanet edilerek pazar gününün de zehir edilmesidir. Bu ilk iş gününün atlatılması ile Salı gününden itibaren çalışanlar normale döner, durumlarını kabullenir ve Cuma’ya kadar o gazla çalışırlar. Ancak pazar günü akşamı ya da öğleden sonrasında sendrom yeniden baş gösterir ve bu bir kısır döngü olarak devam eder gider. Her hafta, her hafta Pazartesi Sendrom’u tek başına yaşansa çoğu kişinin toplu intaharlara gideceğinden eminim. Ama tabiattaki her zehirin panzehiri olması gibi, insanoğlu da bu mutsuzluk haline bir çözüm olarak haftasonu mutluluğunu geliştirmiştir ki ben bunu “Cuma günü mutluluğu” olarak adlandırıyorum. Tıpkı Pazartesi Sendromu gibi hepiniz Cuma günü mutluluğu ile ne kastettiğimi zaten biliyorsunuz. Cuma günleri çalışanlar önlerindeki uzun (!) haftasonu tatilinin verdiği sevinç ile bir mutluluk hali yaşarlar. İş yerinde arkadaşlar arası “haftasonu ne yapacaksın?” muhabbetleri döner, özel telefon görüşmeleri o gün artar (dışarıdan arkadaşlarla, sevgili ile plan yapmak üzere). O gün yöneticinizin kaprisleri daha katlanılır olur, hatta bazen o da daha az kaprisli veya daha az sinirli olur. Ofis içi şakalaşma, birbirine komik e-mailler gönderme daha fazladır. Ciddiyet biraz gevşer, “amaan pazartesi başlarım” diye bazı işler rafa kaldırılır falan fıstık. Yani Pazartesi günün verdiği mutsuzluğun panzehiri Cuma mutluluğudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak benim gibi “çıkıntı” insanların Cuma mutluluğu da Pazartesi Sendromu da biraz farklı oluyor tabi. İş hayatının ilk yıllarında ben de herkes gibi Cuma mutlu, Pazartesi mutsuz iken, ilerleyen zamanlar da Pazartesi Sendromum önce Cumartesi gününe sonra Cuma gününe kaymaya başladı. Önceleri Cumartesi gecesi veya Pazar sabahı “öf Allahım yarın Pazartesi” diye hayıflanırken bir baktım artık Cuma günleri “ne seviniyorum ki nasılsa iki gün sonra yine Pazartesi” demeye kaymış. Bu da Pazartesi Sendromunun en ileri safhalarından biridir ki bu safhada iki koca günlük haftasonu tatili bile insanı mutlu edemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi bir de haftasonunun nasıl geçtiği, nasıl değerlendirildiği mevzusu var. Bence çoğu kişide Pazartesi Sendrom’unun dozu, haftasonlarını nasıl geçirdiği ile ilgili. Yani eğer haftasonunu dolu dolu, dinlenme ve eğlence ile geçirdiyseniz, kafanızı ve bedeninizi deşarj etti iseniz Pazartesi diğer insanlardan biraz daha iyi durumda olabilirsiniz. Söz gelimi bir haftasonu kaçamağı ile iki günlük bir tatil yaptıysanız (tabi uzun otobüs yolculukları, saatlerce seyahatten bahsetmiyorum, şöyle bir iki saatlik bir yolla yakınlarda bir yere gitti iseniz) veya haftasonunda şehirde güzel bir program yaptı iseniz, bu yaşadıklarınızın verdiği keyif Pazartesi günü biraz da olsa devam edebilir, size o günü atlatacak kadar mutluluk depolatmışsa zaten yeter. Ancak benim tecrübelerim ve diğer çalışan arkadaşlarımdan gözlemlediğim üzere haftasonları da pek insanı deşarj edecek şekilde geçmemektedir. Bunu sadece İstanbul’da çalışanlar için söylüyorum, çünkü başka şehirlerdeki insanların hallerini pek bilmiyorum. Bir de konuyu özellikle çalışan bayanlar açısından ele almak istiyorum. Şimdi Cuma akşamı işten çıktınız, genellikle tüm haftanın yorgunluğu ve “nasılsa iki günüm var” tembelliği ile o akşam birşey yapmaya pek haliniz olmaz. En fazla bir markete uğrayabilir, sonra kendinizi eve atarsınız. Diyelim ki evli ve çocuklu değilsiniz, yalnız yaşıyorsunuz, haftada bir gün gelen bir yardımcınız var ve hafta içinde eviniz de temizlenmiş. Farkında iseniz iyi, hatta iyinin üstü bir çerçeve çiziyorum. Bu durumdaki bir çalışan bayanın bile haftasonunda yığınla işi vardır. Bir kere anne baba, teyze, kuzen gibi akrabalardan en az biri ile  ya onun mekanında ya da kendi evinizde görüşmeniz gerekmektedir. Bu olsa da olmasa da en az iki arkadaşınızla görüşmeniz gerekmektedir. Evinize market alışverişi yapmanız, kuaföre gitmeniz, giyim kuşam alışverişine çıkmanız, çamaşırlarınızı makineye atmanız, evinizin günlük dağınıklığını toplamanız, banka işlerinizi haftasonu şartları ile (haftasonu açık şubelerden, internet veya telefondan) yapmanız gerekmektedir. Bir sinemaya ya da dışada bir etkinliğe gitmek, bir gece dışarda eğlenmeye çıkmak tabi sizin de hakkınız. Bunların ne kadarını haftasonuna sığdırabiliyorsunuz peki? Bir de temizliği sizin yaptığınızı, bir eşiniz ve çocuğunuz olduğunu, ziyaret edilecekler listesine bir de eşinizin ailesinin eklendiğini, görülecek arkadaşlar listesinde de eşinizin görüşmek istediği kişilerin de olduğunu düşünün. Market alışverişiniz, evde yaptığınız temizlik, ütü yapma, çamaşır asma işlerinizin süresi artacak bir de size ait olmayan ve aile bireyleri ile birlikte tüketilmesi gereken ortak zamanlar gerekecektir. Çocuğunuzu haftasonu kursa götürmek, eğlensin diye onunla bir aktivite yapmak derken bir haftasonu tatili nasıl geçti anlamazsınız. Bir sinemaya, tiyatroya gidemeden, kesintisiz birkaç saat televizyon keyfi çıkaramadan, bir arkadaşınızı göremeden haftasonu bitiverir. Pazar gününden bir haftalık yemeğini yapanlar, çocuklarının ödevlerini kontrol edip, eşinin gömleklerini ütüleyenler, haftasonu dışarda eğlence yerine kayınvalidesini ziyarete gidenler ne Cumartesi den ne de Pazar’dan pek birşey anlamazlar. Bu ülkede çalışan kadınların pek çoğu da bu durumda. Aldıkları maaş ile haftada bir temizlikçi çağıramayacak durumda olan ve tüm haftasonunu ev işleri ile geçirenler bile var. Özellikle çalışan bayanlara tavsiyem şunlar olacak. Evli değilseniz ve ailenizle yaşıyorsanız, sorumsuzluğun ve haftasonu keyfinin tadını çıkarın çünkü evlenince bu günleri çook ararsınız. Evli değilseniz ve tek başına yaşıyorsanız evinizi fazla kafaya takmayın, en az eşya ve minimum ev işi ile idare edin, haftasonunu dışarda arkadaşlarınızla yaşayın, evlenince bunu çoook arayacaksınız. Evli iseniz hafta içinde sizin evde olmadığınız saatlerde evin temizlik, ütü vb işlerini yapacak birini mutlaka edinin ve paranızın elverdiği ölçüde sık gelmesini sağlayın. Paranız buna elvermiyor ise annenizi veya kayınvalidenizi size yardım etmesi için ikna edin, mümkünse bazı işlerinizi sizin yerinize yapmalarını sağlayın. Mesela anneniz haftada bir gün gelip size birkaç çeşit yemek yapıp dondurucuya koysun vs. Yok bu da mümkün değilse evdeki mesainizi minimuma indirecek önlemler alın mesela kendinize ve eşinize ütü istemeyen kıyafetler alın. Ayda yalnız bir ya da iki kere işkence çekmek için, çeşit çeşit sebzeyi yemek olmaya hazır veya olmuş şekilde yapıp buzluğa atın, eşinize günde bir bardak ve bir tabaktan fazla şey kirletmemesi talimatını verin vb. Bir de görüşmekten pek de haz almadığınız kişilerle (mesela sevmediğiniz akrabalar) sırf gerektiği için görüşmekten vazgeçin yoksa bunlara yaptığınız ziyaretler ve onları ağırlamak da sizin için bir nevi çalışma olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tabi tüm bu söylediklerim bir ölçüde mümkün çözümlerdir. Pek çoğumuz, kötü ve yorucu haftasonları geçirip, pazartesi sendromu ile yeni haftaya başlamaktayız. Sonunda da çalışmak, hiçbirşeye yetişemediğiniz, hep birşeyleri eksik bıraktığınız veya ertelediğiniz ve hep gelecek haftasonuna kadar zor dayandığınız gerçek bir işkenceye dönüşmekte. Bu yüzden bence Pazartesi Sendromu falan kafaya takmayın, illa mutsuz olacaksanız bunun kabahatlisini zavallı Pazartesi olarak seçmeyin. Kısaca çalışıyorum; mutsuzum deyin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-657352648570032969?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/657352648570032969/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=657352648570032969' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/657352648570032969'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/657352648570032969'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/pazartesi-sendromu.html' title='Pazartesi sendromu'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-3242875045189160926</id><published>2011-01-25T09:48:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T09:53:06.847-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çalışma saatleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mesai saatleri'/><title type='text'>Çalışma Saatleri</title><content type='html'>İlk bölümünü yayınladığım kitabımın diğer bölümlerini de yayınlamaya devam ediyorum. Ancak kitaptaki sıralama ile değil. Zaten her başlık ayrı bir konu bu yüzden münferit olarak da okunabilir. İyi okumalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖLÜM 5-------ÇALIŞMA SAATLERİ&lt;br /&gt;İş hayatına yeni başlayan insanların en temel sıkıntısı çalışma saatleridir sanırım. Erken kalkmaya alışmak, yaşamını iş saatlerine göre düzenlemek, zamanı en verimli kullanmanın binbir “hin” yolunu bulmak ilk uğraşlarınız olacaktır. Ama bende mi bir anormallik var bilmem, onca çalışma yılından sonra hala çalışma saatleri hakkında yakınabiliyorum ve anlamadığım şeyler var. Ya isyankar ruhumu yeterince bastırmayı başaramadılar ve ben toplumsal bir “çıkıntıyım” ya da herkes benim gibi ama onların dillendirecek cesaretleri yok. Mesai, çalışma saati falan gibi kavramları türetip uygulamaya geçiren toplumun baştaki amaçlarını anlıyorum. İş hayatını doğuran ekonomik yaşam, alışverişin kişiler, ve toplum ilerledikçe de kurumlar arasında sorunsuz yürüyebilmesi için herkesin aynı saatlerde çalışmasını gerektirmiştir. İnsanların avlanıp, meyve toplayıp bunları takas ettikleri günlerde, birinin elinde her an çürümeye başlayacak bir geyik ile elma toplayan adamı saatlerce beklemesi ama elmacının o saatte fiesta yapıyor olması sebebiyle, bir karar alınmış ve takas şu saatler arasında olacak denmiş galiba. Ondan sonra da her türlü alışveriş ve ekonomik düzenlemeler, belli saatler arasında çalışılacağı düşünülerek yapılmış. Günümüzde de her firmanın işini ve genel ekonomiyi bir alışveriş hadisesi olarak özetlersek ve alışveriş için tarafların aynı zaman aralığında tüm teçhizatı ve personeli ile hazır olması gerektiği düşünülürse mesai saati kavramının nereden çıktığını anlamak kolay. Bakınız ne kadar güzel sosyolojik açıklamalar yapıyorum. Daha iyi açıklayacak olan varsa beri gelsin, aldığım sosyolojiye giriş dersleri ile ben ancak bu kadar mantık yürütüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse çıkış noktasını anladık ama insanoğlu medeniyeti ve teknolojisi ilerledikçe pek çok kavramını ve uygulamasını değiştiriyor, geliştiriyor. Bunların önce “daha batılı” medeniyetlerde vuku bulması ve bize çoook sonra gelmesi de her zaman ki normal durum. Ama bende, hem batıda bu konudaki gelişmelerin biraz yavaş olduğu hem de bize gelmelerinin normalden daha yavaş olduğu izlenimi var. Yani home office uygulamaları, farklı çalışma saatleri Amerika’da bile daha çok yeni, biz de ise hak getire! Tüm insanlığın bu konuda biraz daha çok çalışmasını ve yeni uygulamalar getirmesini rica ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim mesajımı da verdikten sonra çalışma saatleri ile ilgili pratikte yani günlük hayatta nelere sinir olduğumu aktarmak istiyorum. Her iş yerinin çalışma saatleri farklıdır ama aşağı yukarı herkes sabah sekiz ile dokuz arasında bir zamanda işe başlamaktadır. İşten çıkış saatinde ise çoğu firmanın kendi içinde bile tutarlılığı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş kanununda günlük ve haftalık toplam çalışma saatleri belirtilir ve bunu aşan her durumda fazla mesai uygulaması yapılması söylenir. Bu bir öneri değil bir zorunluluktur ama çoğu firma bunu bir öneri gibi algılar ve dikkate almaz. Mavi yakalı personel için pek sorun olmaz çünkü yüzde doksan mavi yakalı personel yani üretimde çalışan işçiler fazla mesaisini alır. Ama idari personeline, ofis çalışanlarına fazla mesai veren pek firma bulamazsınız, hatta çoook kurumsal yerler bile vermez. Neden acaba? Ofis personeli daha mı kıymetsizdir? Ya da buna itiraz edebilecek gücü, sendikası, grev şansı mı yoktur? Sebebini değil ama sonucunu hepimiz biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk işinizi arıyorsanız veya iş değiştirecekseniz, iş ilanlarındaki “esnek çalışma saatlerine uyum gösterecek” ibaresini gördüğünüz ilanlara başvurmaktan kaçının. Gerçi bu, iş ilanlarının “ekip çalışmasına yatkın”dan sonraki en favori kriteri haline gelmiştir ve çoğu yerde karşınıza çıkabilir ama bunu söylemeyen firmalardaki çalışma saatleri uygulamaları bile bu denli  beterse, bunu ayan beyan ifade eden firma size “sabah söylediğim saatte işe geleceksin ama çıkış saatin hakkında plan yapmayacaksın, bir de kaçta çıkarsan çık, bu, ertesi sabah işe geliş saatini etkilemeyecek, ona göre!” demektedir. Sizde de bu cümle bir irkilme yarattı ise dediğimi yapın ve o ilandan uzak durun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse tekrar başa döneyim, bir sıra ile anlatayım istiyorum. Bir kere sabah sekiz de işe başlayan yerlere özellikle de işi, ofiste beyaz yakalı personel tarafından icra edilen firmalara şunu sormak istiyorum; “sabah sekizde müşteri arayan, müşteriye giden veya mühendis ise proje çizmeye başlayan personeliniz var mı?” Olduğunu sanıyorsanız gerçekten iyi rol kesiyorlar demektir ki hemen ödüllendirin. Benim kendi gözlemlerim ve etraftan duyduklarıma göre insanların sabah dokuz buçuk, ondan önce afyonu patlamıyor. Bu sebeple afyonları patlayana kadar ofiste olsalar da çalışmıyorlar. Ya da zaten çalışmalarına imkan yok. Misal adam satışçı ama o saatte kimseyi arayıp randevu alamaz, çıkıp o saatte kimseye gidemez, satınalmacı için de keza aynı durum var. Sabahın köründe başlanıp yapılabilecek işi olanların da ofise gelir gelmez çalışmak içinden gelmiyor zaten. Hali ile çalışma keyfi ya da imkanı hasıl oluncaya kadar ki sürede insanlar, zamanlarını, imkanların el verdiği ölçüde ofiste kahvaltı yaparak, arkadaşları ile akşam veya haftasonu ne yaptıklarını konuşarak, e-maillerine gelen geyik muhabbetlerini ya da fıkraları okuyarak, internetten gazetelere bakarak, çay kahve içerek geçiriyorlar. “Belli sürelerde zaten bunu yapacaklar, o yüzden ofise mümkün olan en erken zamanda getirtip, biran önce bunları geçip işe başladıklarında da yine erken bir saat olmasını sağlamaya çalışıyoruz” diyebilirsiniz ama ben yine de, bırakın evde kahvaltı edelim, gazeteyi evde okuyalım, ev ahalisinden bir iki kişi ile iki laf edip sosyalleşelim de ofise makul bir saatte gelip direkt işe başlayalım derim. Deneyin daha iyi sonuçlar alırsanız teşekkür edeceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah dokuz civarı işe başlayan iş yerleri daha iyi görünmekle birlikte onların da çoğu, yerleşim birimlerine uzak, çok sayıda personeli olan, dolayısı ile toplanıp işe başlaması biraz vakit alacağı için mesaiyi dokuzda başlatan firmalardır. Yani sekizde de başlatsanız dokuzda da başlatsanız, iş yerine varma süresi yüzünden ortalama bir çalışanın günü, sabaha altı ile yedi arasında başlamaktadır. Tabi İstanbul’un bir ucunda oturup öbür ucunda çalışan bazı zavallıların sabah beş buçukta kalktığı haberleri de geliyor ama onlara denecek birşey yok, beter olun diyorum ve istisna oldukları için dikkate almıyorum. Neyse altı ile yedi arasında kalkan bir kişinin yaz ayları hariç genelde mevsimlerden kış ise kör karanlıkta, bahar ayları ise alacakaranlıkta kalktığı sonucu çıkar. Yani daha güneşi bile göremeden günümüz başlar. Çoğu insan için bu başlı başına bir mutsuzluk sebebi olur. Çünkü insanoğlunun biyolojik saati aslında güneşte çalışmaya, karanlıkta da dinlenmeye programlıdır (bakınız biyoloji de parçalıyorum). Bu sebeple servise binince uyumaya başlayan, hatta özel aracı ile işe giderken direksiyonda uyuyan pek çok kişi mevcuttur. Serviste tekrar uyuyamayacak kadar ayılmış olanların suratsız, direksiyon başında uyumayanların da agresif ve trafik canavarı olduklarını hepimiz gözlemliyoruz. Yani mecburiyet sizi işe götürmektedir ama bedeniniz ve ruhunuz buna karşı koymaktadır. Durum işe vardıktan sonra da bir süre değişmez, bu süre sizi uyandırıp normale döndürecek teçhizatın veya olayların ne olduğu ve ne kadar sürede temin edildiği ya da gerçekleştiğine bağlıdır, bir fincan kahve veya çay ile halloluyorsa ne ala. Ama başka şeyler gerekiyorsa durumunuz vahim. Velhasılı mesai saatinin başlangıcı mutsuzluk için başlıbaşına bir sebeptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk başlarda yalnızca erken bulduğunuz için yakındığınız işe başlama saati, bir süre sonra işten çıkış saatinizle de ilgili olmaya başlar. Türkiye’de çalışanların çoğunluğu ortalamada evine akşam saat sekiz civarında varmakta (burada da istatistiki bilgi sunuyorum, gözden kaçmasın). Erkekseniz işiniz biraz daha kolay, o saatte sofraya oturmak, gazetelere bakmak, televizyon seyretmek için hala biraz vaktiniz var. Ama bayansanız durum pek iç açıcı değil. Ekonomik durumunuz çok harika değilse eve geldiğinizde yemek yapmak ya da en azından yemekleri ısıtmak, ilave yapmak, salata yapmak, sofra hazırlamak, sonra sofra toplamak, bulaşıkları makineye dizmek, ertesi günün yemeğini pişirmek veya planlamak, eşinizin veya sevgilinizin dağınıklığını toplamak, haftasonunu bekleyemeyecek kirlileri makineye atmak, asmak veya ütülemek, çocuğunuz varsa onunla ilgilenmek, ödevlerini yaptırmak (hatta yapmak), ertesi gün giyeceklerinizi hazırlamak, makyajınızı temizlemek, çocuğunuzu yatırmak vb işlerle dolu bir programınız var. Yani eve gelince sizin ikinci mesainiz başlıyor. Evde sürekli, temizlikçisi ve yardımcısı bulunan şanslı zümrenin bile en azından organizasyon ve buyurarak yaptırmak üzerine bir sorumluluğu var. Eve gelip kendini koltuğa atan, sofra hazır olunca oturup, bir tabak bile kaldırmadan televizyon başına dönebilen kadın en iyi durumdakilerde bile pek yok. Yani eve gelince gece yatma saatine kadar yapmanız gereken çok iş var. Bu işler uzadıkça, değişiklik veya olağanüstü durumlar oldukça, ki evlenip, eş ve çocuk sahibi oldukça iş listesi uzayacaktır, sizin yatış saatiniz de otomatikman daha geç saatlere kayacaktır. Çoğu kadın yatmadan önce kitap okumanın, evde biraz müzik dinleyip rahatlamanın keyfine varamadan bir hengame ile evdeki saatlerini tüketip, bitap vaziyette yatağa düşmektedir. Yine de ertesi sabah aynı saatte kalkıp işe giden kadınları neden kimse takdir etmiyor anlamıyorum. Hele sabah işe gitmeden çocuğuna kahvaltı yaptıran, giydiren ve okula gönderen anneleri ağzım açık hayret ve takdir ile karşılıyorum. Ama ne eşleri ne de işverenleri buna sempati ile bakıp bir kolaylık sağlamıyorlar. Sonuçta işten çıkıp eve varması ile uyuyup yeni bir güne başlayabilmesi arasında oldukça kısa süre olan bir çalışanın, sabahın erken saatlerinde başlayan mesaiye mutlu ve verimli şekilde gitmesi pek mümkün görünmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi kadınların  anne ve eş olmaktan kaynaklı hallerini bir kenara bırakalım, bekar ve özgür kadınlar ve aynı durumdaki beylerden oluşan bir zümre için duruma bakalım. Geç saatlere kadar süren bir toplantıdan, fazla mesaiden sonra bu insanların da yemek yemesi, televizyon seyretmesi, bir iki tane ofis dışından insanla sohbet edebilmesi, biraz kitap okuyabilmesi lazım değil mi, bunları yapmadan nasıl deşarj olacak, nasıl yeni güne başlayacak? Dokuzda işten çıkıp dokuz buçuk on gibi eve gelen hadi daha iyi ihtimal sekizde eve gelen kişinin bile en fazla dört saati vardır. İşe geç kalmamak ve iş yerinde uyumamak için en geç saat onikide yatılması gerektiğini tecrübe ile öğrenmiş bulunuyorum. Sekiz ila on iki arasındaki dört saatte de, bekar iken de evli iken de asla işlerimi ve yapmak istediklerimi yetiştiremedim. Çoğu zaman geç yatarak uykumdan fedakarlık ettim, yorgunluktan erken yattığım zamanlarda da kendimi sadece çalışmaya programlı bir köle gibi hissettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamları bir kursa gitmek isteseniz kurslar saat yedi de bilemedin yedi buçukta başlar, iş yerinden erken çıkmadan yetişmek çoğu insan için imkansızdır. Bu, her tür kurs için (dil kursu, dans kursu, hobi kursları), mba programları, akşam üniversiteleri için de geçerlidir. Yani hafta içi akşam bir kursa ya da okula giderek kendini geliştirme şansınız oldukça azdır. İş yerinden haftada iki üç gün erken çıkma hakkı koparabilirseniz ne ala. Peki ben nasıl kendimi geliştireceğim, nasıl dinleneceğim, nasıl sosyalleşeceğim? “O senin problemin” der iş yeriniz. Bu bizim problemimizdir arakadaşlar, çalışıp da bundan yakınmayanınız var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi mesainin başlama ve bitiş saatlerini, bunların bizdeki etkilerini geçelim. Bir de genel olarak toplam çalışma saati ile ilgili söylemek istediklerim var. Amerikada yapılan araştırmaları hep takip ederim, nereden takip ediyorsun derseniz “Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre” diye başlayan cümleler ile verilen haber ve yazılardan. Şimdi bunlara göre (adamlar oturup ölçmüşler), bir ofiste gerçekten çalışılan zaman üç ya da dört saati geçmiyor. Yani iş çıkarılan, orada bulunma sebebine atfedilmiş zaman toplam mesainin yarısı hatta daha azı kadar. Eee, madem bu tespit edilmiş bir gerçek niye sekiz dokuz saat ofiste zaman öldürüyoruz, kardeşim? Eminim aynı uzmanlar en verimli çalışma saatlerini de ölçebilirler hatta ölçmüşlerdir bile, o zamanlarda çalışalım sonra salıverin bizi. Farkında olmadan bize haybeye para ödüyorsunuz. Böyle söyleyeyim belki para falan deyince uyanırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de işi gereği aslında ofiste geçridiği zaman hiç de anlamlı olmayan insanlar var, mesela adam tasarımcıysa ofiste sekiz kişi ile aynı odada bir küçük masa ve poposunu zor sığdırdığı bir sandalyede, milletin konuşması içinde ne tasarlamasını bekliyorsun? Mühim olan adamın tasarımı belli bir sürede çıkarması ise bırak kendi haline, istediği zaman gelsin istediği zaman gitsin, istediği köşede hatta isterse dışarıda çalışsın, sonuçta sana istediğin zamanda istediğin sonucu getirsin. Ya da adam satışçı, bir kotası var, ona şu saatte ofise gel, akşam şu saatten önce ofise gelme, o saate kadar sahada ol diye niye kasıyorsun? Kota vermişsin adama, istediğin kadar satamazsa koyarsın kapının önüne, ha satıyor mu bırak istediği gibi çalışsın. Son çalıştığım firmada satış ekibi sabah herkesle birlikte 8:15’te ofise gelmek, en geç saat dokuzda sahaya çıkmak ve akşam saat beşten önce de dönmemek zorunda idi. Tabi satış ekibi de işin kolayını bulmuştu, o saatte gidecek randevusu, müşterisi yoksa ya da gitmek istemiyorsa dışarda kahvaltısını yapar, ayılır, akşam da işi erken bitti ise gene kendi işleri ile ilgilenir, oyalanır gezer söylenen saatte de ofise dönerdi. Satışını tutturduğu sürece sen ne yapıyorsun dışarıda diyen olmaz, kimse takip etmezdi, yeterki söylenen saatte gel ve git. Madem mühim olan satış o zaman niye karışıyorsun kardeşim bırak kendi planını kendi yapsın. Yok olur mu, sürü zihniyeti ile işe gelinip, sürü zihniyeti ile gidilecek, böylece düzen sağlanmış olacak. Asayiş berkemal hesabı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela benim işim de aslında pekala ofise arasıra uğranarak evden ya da herhangi bir yerden yapılabilecek bir işti. Gün içinde yurtdışındaki müşteriler ile telefonla konuşuyor, siparişlerini e-mail veya faksla alıyor, problemleri oluyorsa bunu üretime, ar-ge’ye bildiriyor, arasıra yurtdışında fuara veya müşteri ziyaretine gidiyordum. Bu işler bir laptop, bir cep telefonu ve ofise haftada bir iki saat uğrama ile halledilebilir işler. Bir bilgisayar ve bir telefon ile hem müşterilerle hem de fabrika ile temasta olabilir, işleri aynı şekilde yapabilirdim. Zaten ofiste iken de siparişi sözlü geçmiyordum, iki adım ötedeki üretim müdürüne ya e-maille ya da faksı vererek siparişi aktardığıma göre ne değişirdi? Ofiste benim işimden anlayan sık sık sormam, akıl almam gereken kimse yoktu, karar alınması gerektiği aşamada da yöneticimin bana zaman ayırması için zaten randevu almam gerekiyordu. Yani mesai saatleri benim için çok çok gereksizdi. Ama bu konuda kime itiraz edebildim? Hiç kimseye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yöneticiler ve işverenler, çalışanların ofiste oturmalarının maliyetini hesaplamayı başarsalar, işleri, yapılma şekilleri, zamanları ve şartlarına göre tekrar değerlendirebilseler, (uzun saatler anlamında değil, gerçek anlamında) esnek çalışma saatlerine, home ofis uygulamalarına kavuşup daha mutlu olabilirdik gibi geliyor bana.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-3242875045189160926?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/3242875045189160926/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=3242875045189160926' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/3242875045189160926'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/3242875045189160926'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/calsma-saatleri.html' title='Çalışma Saatleri'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-6618583260200405790</id><published>2011-01-25T09:41:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T09:48:35.258-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çalışıyorum'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mutsuzum'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iş hayatı'/><title type='text'>Çalışıyorum Mutsuzum</title><content type='html'>Son günlerde eski yazılarımı kurcalayıp duruyorum. Profesyonel olarak çalıştığım dönemlerde bir kitap yazmaya başlamıştım. Kitabın adı da "Çalışıyorum; Mutsuzum!" idi. Kitabı yayınlatma şansım olmadı ancak yazdığım kısımların ziyan olmasına da gönlüm el vermedi. O yüzden bunları blog sayfamda paylaşmaya karar verdim. Aşağıda ilk bölümü bulacaksınız. Okurken bunları 6-7 yıl önce yazdığımı, aslında bir kitap olarak planlandığını ve o zamanlar çalıştığımı unutmayın ki bazı cümleler sizi şaşırtmasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖLÜM BİR ----ÇALIŞIYORUM; MUTSUZUM!!&lt;br /&gt;Çalışıyorum; mutsuzum! “Yani bu iş yerinde çalıştığım için, bu insanlarla çalıştığım için, bu işi yaptığım için ya da salt çalışıyor olduğum için mutsuzum!!” Kendini böyle hisseden kaç kişi var? Lütfen parmak kaldırsın. Utanmayın, ne müdürünüz, ne aileniz ne de arkadaşlarınız sizi bu kitabı okurken görmeyecek. En azından bu kitabı okuduğunuz için sizin de öyle düşündüğünüzü sanmayacaklar. Ama bundan daha da önemlisi siz nasıl hissediyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamam bir bakalım, bir işiniz var. Yaşadığımız ülke Türkiye, işsizlik son beş yılda yaşanan ekonomik krizlerle tavana vurmuş durumda. Yani bir işi olan herkes Tanrıya duacı olmalı. Ve evet sizin bir işiniz var. Belki memnun olmadığınız birkaç şey var ama kimin yok ki? Böyle düşünüyorsunuz değil mi? Ama acaba mutlu musunuz? Kim yüzde yüz mutlu ki? Kabul etmek gerekir ki neredeyse hiç kimse. Peki neden? Bir düşünün çocukken ne olmak istiyordunuz? Ya gençken? Ya şimdi düşününce bugünki aklım olsaydı …. olurdum diyeniniz var mı? Çocukken ya da gençken yapmak istediği işi yapan kaç kişi var? Ne o parmak kaldıran kimseyi göremiyorum. Tamam çocukken ya da gençken biraz havaii idiniz. O zaman istediklerinizi şimdi yapmanız hiç mantıklı değil. Hadi kabul edin artık, hepimiz yaptığımız işlerden nefret ediyoruz, yaptığı işi sevenlerimiz çalıştığı yerden, onu da sevenlerimiz yöneticisinden nefret ediyor.  Peki bunu kabul ettiğimize göre ben size ne mi söyleyeceğim. Valla benim işim size itiraf ettirene kadar dı, bundan sonrasını siz düşünün diyeceğim. Hayır, hayır… Bundan daha iyisini yapabilirim. Elinizde tuttuğunuz kitapta öncelikle, benim özgeçmişime bir göz atacaksınız, yani bu hale nasıl geldiğimin, nasıl çalışmaktan duyduğu mutsuzluğu kitaba döken bir insan olduğumun alt yapısını inceleyeceğiz. Sanırım benzer özgeçmişler, firma veya pozisyonlar farklı olsa bile, senaryo olarak sizde de mevcut. Bu yüzden empati yapabileceğinizi umuyorum. Sonra iş hayatında nefret ettiğim, beni mutsuz kılan konu ve durumları bölümler halinde ele alacağım. Bu konu ve durumların sizi de mutsuz etttiğini bildiğimden bir nevi grup terapisi tadında olmasını umuyorum. Genel amacım da bu zaten; anlatıp rahatlamak, rehabilite olmak, sizin de “işte ben de böyle hissediyorum demek ki yalnız değilim” demenizi sağlamak. Sonra size mutsuzluk bir kader mi diye soracak ve alternatiflerinizi eşelemenizi salık vereceğim. Son olarak da denemeye cesareti olmayan ve mutsuz mutsuz kariyerine devam edeceklere birkaç önerim olacak. Şimdi konuyu özetlediğime göre kitabı bu sıralama ile okumanızı rica ediyorum. Yok ben istediğim sıra ile okuyacağım diyenlere bir yaptırımım olmayacak. Bir de madem özeti ve ana fikri vermiş, zahmet edip okumaya gerek yok diye kitabımı bu safhada elinden bırkanlar olabilir. Onlara da diyorum ki “kaçıracağınız şeyler olabilir, sonra mahrum kalmayın, üşenmeyin okuyun!!”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-6618583260200405790?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/6618583260200405790/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=6618583260200405790' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/6618583260200405790'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/6618583260200405790'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/calsyorum-mutsuzum.html' title='Çalışıyorum Mutsuzum'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-773124934179259247</id><published>2011-01-25T09:35:00.000-08:00</published><updated>2011-01-25T09:36:47.360-08:00</updated><title type='text'>Kral Çıplak</title><content type='html'>Boşanma oranları her geçen gün artıyor, en azından gazeteler öyle söylüyor. Bu artış insanların artık daha kolay boşandıklarının bir göstergesi olabilir. Ama boşamanın artık daha az yıpratıcı ve daha kolay katlanılır olduğunun bir göstergesi kesinlikle değil. Sadece artık terapistlerin daha fazla müşterisi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünlerde en yakın arkadaşım boşanıyor ve hayatına devam edeceğini söylüyor. Bense sadece gözlerine bakıp ne kadar iyi olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ortada bir trajedi yok; aldatılan eş, dayak yiyen eş, kumar, içki problemleri hiçbiri yok. Sadece sevgi bitmiş! Ama esas trajedinin bu olduğuna inanıyorum ve düşünmeden edemiyorum; boşanmak ne demek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan sevgilisi ile kavga ederse bağırıp çağırıp kendi evine dönebilir. Artık onu sevmediğine karar verirse tercih ettiği terk etme klişelerinden birini seçip uygulamaya koyabilir. Peki ya eşiniz gelip sizi artık sevmediğini söylerse ya da siz artık onu sevmediğinizi fark ederseniz ve evliliğin devam etmesini istemezseniz ne olur? Sevgiliden ayrılmak kolay, ne kadar yaşanmışlık olursa olsun olay genelde “al misketlerini, ver bebeklerimi” tadında kalır. En fazla sevdiğiniz bir tişört, bir iki CD bırakırsınız geride. Çoğu zaman pay edilmesi gereken fazla şey yoktur, daha ziyade gözden çıkarılan şeyler olur. En önemlisi de o doğru kişi değilmiş diye kendinizi avutma imkanınız olur. Ne de olsa doğru kişi olsa hikayeniz bir mutlu sonla yani bir düğün seromonisi ile biterdi. Ama zaten mutlu sona ulaşmış ve ikinci perdeye geçmişseniz o zaman kendinizi nasıl avutursunuz? “O doğru kişiydi ama bu yeterli değilmiş” mi dersiniz yoksa “doğru kişi değildi ama ben göremeyecek kadar kördüm” mü? Üstelik bu hayat bir yanılsama mı, acaba aşk sevgi hepsi bizim kafamızda birer kurgu mu paranoyasını yaşamanın yanında, bir de çocuklarınızı, çalışıp didinip aldıklarınızı, yakınlarınızın hediye ettiği kıymetli şeyleri, evdeki köpeğinizi, ortak arkadaşlarınızı paylaşmaya kalkın bakalım neler oluyor? Kimileri içinden, “sevda bitmişse bunların ne önemi” var diyebilir. Ancak ortak kurulan bir hayatın ve düzenin paylaşılması, size yeni baştan yapılması gereken bir kaba inşaat bırakır. Boşanmak, hayata devam etmek değil, hayata yeniden başlamak demektir. İşte tam da bu yüzden zordur. Kaçımız üniversite sınavına hazırlandığımız, geceler boyu ders çalıştığımız zamanlara dönmek ister. Birşey sahibi olmak için borç ödediğiniz ya da bir yerlere gelmek için sürekli didindiğiniz zamanları düşünün. İşte boşanmak tam da bunun duygusal boyuttaki hali gibi olabilir. Birini sevmek, eş olarak kabul etmek, evcilleşmek, huylarından taviz vermek, beraber yaşamayı öğrenmek oldukça zaman ve emek isteyen şeylerdir ve kimse katettiği yolları geri dönmek istemez. Ama boşanırsanız duygusal hayatınızla ilgili tüm o güven ve sadelik durumunu kaybedip yolun başına dönersiniz. Sevdiğiniz ve sizi sevdiğini düşündüğünüz birinin olması insanı güçlü yapar, evli insanları biraz daha kalender görünmesi sanırım bundandır. İçinde ne olursa olsun bir “yuva” sahibi olmak insanın kırılganlığını azaltır. Oysa ki hayat eşinizi hala bulamadığınız ve “çıkma” piyasasında olduğunuz günlerde piyasa hep dalgalıdır. Hisseleriniz tavan da yapabilir borsa da çökebilir. Düzen ve güven yoktur sadece daha sağlam bir yatırım için sermaye biriktiriyor olursunuz ve bu da sizi kırılgan yapar. Kendinize güveniniz tahmin edemeyeceğiniz şekilde sarsılabilir, kazandırmasını umut ettiğiniz durum size ciddi para kaybettirebilir. Boşanınca bu piyasaya geri dönersiniz ama risk alma hevesiniz ve beceriniz alınmış olarak... Üstelik geride uğraşmanız gereken pek tatsız şeyler de vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes yüksek sosyeteye mensup olmadığına göre ortalama evli bir çiftin sahip olduğu bir ev, bir araba, bir çocuk, bir evi dolduracak kadar eşya ve en fazla bir düzine arkadaşla kurulu bir sosyal hayatın nasıl paylaşılacağını düşünün. Hangisini kim alacaktır ve kim daha karlı çıkacaktır? Evlenmek biriyle ortaklık kurmaya benzer, kar edince beraber kazanır ve zarar edince beraber kaybedersiniz Oysa ki boşanmak bir yarışma gibidir asla iki kazananı olmaz!&lt;br /&gt;Düşünün, boşanma ile hayatınızın bir yerlerinin eksik kalmaması mümkün mü?  Evlilik gibi boşanmanın da doğal olduğunu söyleyenlere cevabımdır ki boşanmak, sadece artık sevmediğinizi ya da sevilmediğinizi kabul etmek değildir. Birinin gelip kariyerinizi silmesi ve hadi çalışmaya sıfırdan başlıyorsun demesinin duygusal eşitidir boşanmak. Tabi ki insan kariyerine de duygusal hayatına da yeni baştan başlayabilir. Ama pek çok kişi için o yarım kalmışlık duygusundan ve zamanım heba oldu vahlanmasından kurtulmak hiç de kolay olmaz.  Üstelik bu boşanmayı isteyen taraf kim olursa olsun geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En kötüsü de sanırım boşanmanın yarattığı hissin birinin “kral çıplak” diye bağırması gibi olmasıdır, çünkü burada kral siz olursunuz.Yani bir dünya kurup emekle onu geliştirdiğiniz bir anda birisi size herşeyin yalan  olduğunu söyler. Sormadan edemeyeceğim; sevginin bitmesi mümkünse ve bu herkesçe biliniyorsa ölüme kadar seveceğim diye yemin etmenin anlamı nedir? “Şartlar ve hislerim elverdiğince” diye yemin etsek daha gerçekçi olmaz mı? Tabi ki birbirini artık sevmeyen insanların bir arada kalmak için kendilerini zorlamaları taraftarı değilim. Ama birşeylere olan inancınızın çalınmasının bedelini kim ödeyecektir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ödeyecek kimse olmadığı için biz de acısını bulabildiklerimizden çıkarıyoruz. Bu da ya birşeylerin paylaşımı kavgası ya da çocukların duruma alet edilmesi şeklinde vuku buluyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm nedir derseniz aslında çözümü yok. İnsanlar evlenmeye, çocuk sahibi olmaya sonra “gerekirse” boşanmaya devam edecekler. Boşanma sonrası hayatına devam edebilenler aslında kaybettiklerinin yasını bitirip yeni bir hayat kurmayı başaranlar olacak. Edemeyenler olacağını ise düşünmek bile istemeyiz. Sadece başkalarının başına gelen kötü şeylerin asla bizim başımıza gelmeyeceğini düşünürüz. Ne de olsa birisi “kral çıplak” diye bağırana kadar hepimiz giyiniğizdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-773124934179259247?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/773124934179259247/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=773124934179259247' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/773124934179259247'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/773124934179259247'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/kral-cplak.html' title='Kral Çıplak'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-4077801871407596180</id><published>2011-01-02T19:44:00.000-08:00</published><updated>2011-01-02T20:08:21.639-08:00</updated><title type='text'>Hangi yakalısın?</title><content type='html'>Yıllarca Avrupa yakasında okula gittim, çalıştım, ama hep Anadolu yakasında ikamet ettim. Hani eve gelince paltonuzu atar şükür kavuşturana dersiniz ya işte ben o hissi köprüyü geçip Anadolu yakasına girince yaşamaya başlarım. Anadolu yakasında Kadıköyden Kartal'a kadar her semte gecenin her saatinde direksiyon sallayabilir ve asla tedirgin olmam, kaybolsam bile asla kaybolmuş hissetmem ve mutlaka doğru yola çıkmayı başarırım. Bunda ana arterlerin Anadolu yakasında basit bir paralellikle inşa edilmiş olması önemli rol oynar. En altta sahil yolu, onun üstü Bağdat caddesi, onun üstü E5 ve onun da üstü Tem otoyoludur. Bu paralel yollar arasında dikey geçiş bulabileceğiniz heryer sizi doğru yola çıkarır. Tabi tek yönlü yollar bazen zorlayıcı olabilir ama biraz yön duygunuz varsa Anadolu yakasında asla kaybolmazsınız. Sonra alışveriş merkezleri birbirine çok yakındır veya aynı gün içinde ziyaret edilebilir uzaklıktadır (Kozyatağı civarında Carrefour, Palladium, Kozzy, Optimum), Kadıköy civarında Naitilus ve Capitol). Bağdat caddesine inerseniz, yemek, içki, alışveriş, yürüyüş ve piyasa olayını aynı anda yapabilirsiniz. İyi semtlerin komşuları yine iyi semtlerdir (Etiler gibi iki sokak aşağısı gecekondu semti değildir). Fiyatlar genelde daha makuldur, birkaç nokta haricinde evinizin dibinde içkili gece klubü, bar vs. bulunmaz. Ünlüleri göremezsiniz ama bunun manası etrafta fotoğraf makinesi arayan salak insanların olmaması demektir, yani şahane bir duygudur. Yürüyerek bir yerlere gitmek (özellikle de E5'in altında kalan semtlerde oturuyorsanız) mümkündür. Listem böyle uzar gider.&lt;br /&gt;Avrupa yakasının benim için tek cazip yani gece gezmesi için daha uygun olması ve tüm iyi klüp ve barların orada bulunmasıdır. Ama gece gezmesi sayfası kızımın doğumu ile tarih olduğundan bu da sadece gençken prim verdiğim bir özellik olmuştur.&lt;br /&gt;Ancak Avrupa yakasında yaşayan bazı arkadaşlarım ise benim tam tersimi düşünür orayı yere göğe koyamazlar. Çocuklu olanların Tünel gibi yerlere taşınmaktan bahsetmesi bana son derece tuhaf gelir, Maslak'ta oturan arkadaşımın "hemen Bebek'e iniyoruz " demesi daha da tuhaf. Sonra boğaz da boğaz derler, yahu aynı boğaz Avrupa yakasında da var, hem en zenginlerin yalıları hep Anadolu yakası boğazında (daha uzun güneş aldığı için tercih ediyorlarmış), onlardan iyi mi bileceğiz? Hani bekar, üniversite öğrencisi falanken hak veriyordum ama şimdi süper manasız geliyor. Hadi işi Avrupa yakasında olanlar da haklı çünkü trafik çekilmez. Ama Anadolu yakasında çalışıp Avrupa'da oturanları aklım almıyor. Anadolu yakasında villa alınacak fiyatlara 120 metrekare ev alanları, burada dublek sev kiralamaya yetecek paraları 30 yıllık eski evlerde sıkış tıkış yaşamak için verenleri anlamıyorum. Ama yanlış anlaşılmasın kınamak değil benimki sadece mantıklarını çözmeye çalışıyorum. Sanırım takım tutmak gibi birşey bu, sebebi yok ama sen bir taraftasın ben öteki! Neyse ben ateşli bir Anadolu yakası savunucusuyum ve Topkapı sarayı ya da Dolmabahçe'yi bana tahsis etmedikleri sürece de öyle kalacağım. Tabi o da sadece tarihi eser sevdiğimden.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-4077801871407596180?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/4077801871407596180/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=4077801871407596180' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4077801871407596180'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4077801871407596180'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/hangi-yakalsn.html' title='Hangi yakalısın?'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-5895948139631145942</id><published>2011-01-02T19:25:00.000-08:00</published><updated>2011-01-02T19:43:43.459-08:00</updated><title type='text'>facebook</title><content type='html'>Facebook'u seviyorum, kimse sizi görmeden ve ayıplamadan kıskandıklarınıza uzun uzun bakmak için şahane bir icat. Ve bittabii kıskandırmak için de muhteşem bir ortam. Ama bazı günler (genelde yatağın solundan kalktığım ve dünyaya muhalif olduğum günler) facebook yapaylığına uyuz oluyorum. Herkesin mutlu olduğu ve mutlu göründüğü bir dünya. Neden? Çünkü herkes en şahane fotoğraflarını seçip koyuyor, tüm tatillerini, partilerini belgeliyor, takdire şayan herşeyini sergiliyor hatta burnumuza sokuyor. Sormadan edemiyorum: herkes bu kadar mutlu mu? Mesela bir arkadaşımın fotoğraflarına bakarken yahu bu kız resmen evde kaldı, kendine şahane bir kariyer edinmiş falan da değil, depresyondan tedavi falan görmüş olduğuna bahse girerim ama resimlere bakınca insan kendi yaşamını bırakıp onunkine atlamak istiyor. Yine çok mutsuz olması için en az yüz sebep sayabileceğim, başına gelen tüm kötü şeyleri bildiğim bir başkası sürekli eller havaya resimlerinde. Tamam kimse kimseye kötü şeylerini göstermek istemez, herkes içgüdüsel olarak marketing yapma derdindedir ama bazen çok gözüme batıyor. Ay falancanın doğumgününde şöyle eğlendik (yahu ben de oradaydım pasta içki olayı hepsi bu işte), falanca konser şahaneydi (konserde eğlenmek 20'li yaşlara mahsus), ben amerikadayken, paristeyken, milanodayken resimleri (ki bunları gerçekten kıskanıyorum) vs diye giden bir mutluluk, eğlence ispatlaması geçit töreni. İç yüzünü bilmediklerim beni kıskançlık krizlerine sokarken, bildiklerim ise hayretlere yöneltiyor. Sonra diyorum ki boşuna marketing doktorası yapıyorsun, bu konuda herkes alaylı.&lt;br /&gt;Ben şimdi facebook'a gireceğim ve bir arkadaşımın o şahane gece elbiselerini nereden aldığına kafa yoracağım (tabi aslında ders çalışmak gibi başka birşey yapıyor olmam gerekirken!) sonra da içimdeki rasyonel insanın (ki ekonomistlere göre hepimiz öyleyiz), facebook insanını yenmesini dileyeceğim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-5895948139631145942?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/5895948139631145942/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=5895948139631145942' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/5895948139631145942'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/5895948139631145942'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/facebook.html' title='facebook'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-2590680879872735798</id><published>2011-01-02T19:07:00.000-08:00</published><updated>2011-01-02T19:25:03.951-08:00</updated><title type='text'>2011</title><content type='html'>Her yıl başında liste yaparım, bu sene best of list yaptım yani listelerimin en iyilerini topladım. Ne açıdan iyi olduğuna siz karar verin:&lt;br /&gt;1-Kate Moss kadar zayıf olacağım! (herkesin listesinde bir numara ama hiç üstü çizilmez çünkü asla gerçekleşmez)&lt;br /&gt;2-Çok para kazanacağım (bir şekilde ama nasıl bilmiyorum)&lt;br /&gt;3-Spor yapacağım (artık anladım milletçe bizim genetik kodumuzda spor yok)&lt;br /&gt;4-Yeni arkadaşlar edineceğim (bu genelde eskilerden bazıları ile görüşemeyerek olur veya bırak yenileri eskileri bile görememekle sonuçlanır)&lt;br /&gt;5-Düzenli/dakik/disiplinli/planlı vs. olacağım (karakterimizde ne yoksa onu sonradan monte etmeye çalışırız ama listeye yazmakla olmaz tabi ki)&lt;br /&gt;6-Ajanda kullanmayı öğreneceğim, asla birşeyi unutmayacağım (ödemelerin son gününü, arkadaşının doğum gününü, ararım sözü verdiklerini, yapması gereken önemli işleri unutan bir ben değilim herhalde, bence herkes birşeyleri unutuyor çünkü kimse gerçek anlamda ajanda kullanmayı başaramıyor, mesela 6 ay sonrası için ajandasında dişçi randevusu yazan var mı aranızda?)&lt;br /&gt;7-.... yapmayı öğreneceğim (her sene başka bir şey gelir noktaların yerine ama asla öğrenilmez)&lt;br /&gt;8-Kendime daha çok vakit ayıracağım (benim durumumda bu ellerime krem sürmeyi ve röfle zamanını unutmamak demektir ama çok çalışan insanlar için başka anlamları olmalı, yine de kimse istediği gibi kendine vakit ayıramaz)&lt;br /&gt;9-Daha akıllı olacağım (bunun manası da herkese göre değişir ama insan olarak genelde aptallıklarımızdan ders çıkarırız, hata yapmadan doğru yolu görmek pek azımıza nasip olur)&lt;br /&gt;10-Yaptığım listeyi yıl içinde ara sıra kontrol edeceğim (en güzeli budur çünkü gelecek yıla kadar listeye hiç bakmam, genelde müsvedde kağıtları ayıklarken bulur ve başarılmış en az bir madde bulmak için listeye deli gibi bakarım)&lt;br /&gt;Evet listenin best of olmasının sebebi en sık tekrarlananlardan oluşması ama tabi tekrarın nedeni başarı değil başarısızlık! Herkese iyi seneler bol listeler!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-2590680879872735798?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/2590680879872735798/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=2590680879872735798' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2590680879872735798'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2590680879872735798'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2011/01/2011.html' title='2011'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-7757700503577812452</id><published>2010-11-19T08:52:00.000-08:00</published><updated>2010-11-19T08:54:25.837-08:00</updated><title type='text'>Yeniden</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Aslında, bu mutluyum, harikayım, bakın ne güzel geziyorum, nerelere gidiyorum, ne okuyor ne yiyorum tarzı yazıların (ki bunlardan benim de yazmışlığım vardır) beni biraz rahatsız ettiğine karar vermiştim. Artık sinirime dokunmaya başlayan pek çok şey gibi bunu da annemin ölümünden sonra hayat sevincimi kaybetmeme ve her şeyi boş bulmama bağladım. Ancak bu ruh halinden de artık sıkıldığım ve eskiden olduğum kişiye dönme kararı aldığım için yeniden yazmaya başlamalıyım diye düşündüm. Bazılarının yaptıkları hala sinirime dokunsa da eskiden bu tarz yazılar sayesinde yeni yerler keşfettiğimi, bazı seçimler yaparken referans aldığımı ve genelde de memnun kaldığımı da hatırlayınca bu haftanın listesi şöyle oluşuverdi:&lt;br /&gt;1-Kesinlikle okunmalı diye tavsiye edeceğim kitaplar Suzanne Collins’in “Açlık Oyunları”- “Ateşi Yakalamak”- “Alaycı Kuş” üçlemesi. “Ben Efsaneyim” ya da “Tanrı’nın Eli” tarzı felaketler sonrası yeni bir dünyada yaşam, hayat mücadelesi gibi konuları işleyen filmlerden hoşlanıyorsanız bu kitapları da seveceksiniz. Dünyadaki yaşamın bir hayatta kalma mücadelesine dönüşürse siz neler yapabilirsiniz, güçlü ve zayıf yönleriniz neler, sizi hayatta tutacak becerileriniz var mı? Bunları düşüneceksiniz ki ben bunları düşünmeyi çok da fantastik bulmuyor bir gün yüzleşebileceğimi sanıyorum. Yeni bir dünya savaşı, çok büyük depremler bu ortamı yaratmaya yeter de artar bile.&lt;br /&gt;2-“Cariyenin Kızı Mihrimah” kitabını da bitirdim ama çok beğenmedim, yine de tarihi roman sevenlere ilk kitap olan Hürrem Sultan’ı tavsiye ediyorum. Karıştırdığım kadarı ile daha cezp edici ben de onu alacağım.&lt;br /&gt;3-Alıp okuyalı hayli oldu ve çoktan bazı arkadaşlarıma tavsiye etmiştim ama hala yeni çıkanlar standında durduğu için “Küçük Aptalın Büyük Dünyası Pucca Günlük” kitabını da tavsiye edeceğim. Çok güleceğiniz garanti ama biraz edepsiz olduğu konusunda uyarmalıyım.&lt;br /&gt;4-Çok uzun zamandır sinemaya kendim için gidemediğim, kızımı götürdüğüm filmler de sizi cezp etmeyeceği için alıp evde seyrettiğim ve şu anda kitapçılarda standlarda duran fimlerden bahsedebilirim. “Robin Hood” ve “Yalanın İcadı” fimleri çok kötü, “Çılgın Bir Gece” tam evli çiftlere göre bir komedi, “İlişki Durumu: Karmaşık” orta yaşlarda değilseniz biraz sıkıcı, “Repo Man” fena değil denecek bir aksiyon.&lt;br /&gt;5-28 Kasım’a kadar İçerenköy Carrefour otoparkında olacak, sonra da Maçka Küçükçiftlik parkında devam edecek Medrano Sirki’ne bayram öncesi kızımı götürdüm. Daha önce de iki kez sirke gitmişliğim vardı. Bu kez nedense sirklerden nefret ettim. Akrobatları falan seviyorum da hayvanlı gösteriler ilk kez bu kadar kanıma dokundu. Hayvan terbiyecileri zalim, hayvanlar bıkkın ve olayın tamamı canice göründü gözüme. Palyaçoları bile kötüydü. Çocuklarınızı götürmeyi düşünüyorsanız tavsiye etmiyorum. Yetişkinlerin tek başına gitmesine de (erkek arkadaşı ile gelen tipler gördüğüm için söylüyorum) hiç anlam veremiyorum.&lt;br /&gt;6-Pek çok İstanbullu zaten biliyordur ama bu bayram tekrar gittiğim için ara sıra Hidiv Kasrı’na gitmenizi tavsiye ediyorum. İçeride açık büfe yemek hem lezzetli hem de makul fiyatlara, dışarıda pastane, cafe kısmı da öyle, servis de iyi. Kasrın etrafındaki orman şahane, çocuklar için oyun parkı var, hele güneşli bir günde gitmeyi başarırsanız daha da memnun kalacaksınız. Biz bayramın 2.günü tam 4 saat harcadık bunun 3 saati gidiş dönüş 1 saati ise Hidiv Kasrı’nda yemek ile geçti, siz trafiğin kötü olmadığı bir gün gidin derim.&lt;br /&gt;7-Hidiv Kasrı’na giderken eşim benim güçlü yön duygumu ve görsel hafızamı dikkate almayıp ısrarla kafasının dikine gittiği için kendimizi Yalıköy’de bulmuştuk. Durup oturacak vaktimiz olmadı ama benim çok hoşuma gitti, bir sonraki sefere gidilecek yerler listesine ekledim, size de tavsiye ederim. Özellikle boğaz köylerini seviyorsanız.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-7757700503577812452?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/7757700503577812452/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=7757700503577812452' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/7757700503577812452'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/7757700503577812452'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2010/11/yeniden.html' title='Yeniden'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-792111610997766645</id><published>2010-11-18T18:40:00.000-08:00</published><updated>2010-11-18T18:41:29.910-08:00</updated><title type='text'>Listeler</title><content type='html'>Biz kadınlar dergilerde, internet sayfalarında verilen öğütlere uyan nadide yaratıklarız. Dergilerdeki testleri yapar, Google’da yazıyorsa her şeye inanır ve yazılı olarak aldığımız bilgilere göre hayatımızı yeniden düzenleriz. Çoğusu “amma da tavsiye de bulundun, bu mu yani, bunu ebem de biliyor” dedirtecek ve aslında hiçbir çözüm önerisi sunmayan saçma tavsiyeleri okur dururuz. Erkeğinizi elde tutmanın, gargrobunuzu düzenlemenizin, kariyerinizi iyileştirmenin vb. 10-20-40 yolu gibi başlıklar en çok okuduğumuz şeylerin başında gelir. Aralık ya da Ocak aylarında bu tip tavsiye yazılarında mutlaka yeni yıldan ne bekliyorsun listesi veya yapmayı hedeflediğiniz şeyler listesi benzeri bir şey yapmanız tavsiye edilir. Türkler olarak bir işe başlarken iyi ama devam ederken berbat olduğumuz için liste yapan birkaç salaktan biri olarak genelde listeyi yapar ama sonra asla bakmazdım. Aslında ben ajandayı da böyle kullanırım, her yıl ajanda alır, doğum günleri ve özel günleri not eder, önemli işleri hatta 6 ay sonra gidilmesi gereken doktor randevusunu bile yazar ama sonra ajandaya bakmayı unuturum. Bu sebeple bana ajandayı hatırlatmak için ayrı bir küçük ajanda almışlığım bile vardır. Neyse geçenlerde eski listelerimden birini yine eski bir ajandamı karıştırırken buldum. Henüz 6 aylık evli, çocuksuz olduğum günlerde yaptığım bu listedeki major şeyleri bugün başarmış olduğumu görünce hayretlere gark oldum. 5 yıl önce yaptığım listede yeni bir dil öğrenmek, MBA ve doktora yapmak, ev sahibi olmak gibi şeyler var. Bu süre içinde İspanyol’ca öğrendiğim, MBA’imi bitirip doktoramda tez aşamasına geldiğim üstelik bu arada bir çocuk doğurup 3,5 yaşına getirdiğim düşünülecek olursa fena bir iş çıkarmamıştım. Ailemin evinden taşınıp bir ev satın almamız eşimin para kazanması ile olduysa da kaba inşaat durumundaki evin seramiğinden biblosuna, msuluğundan perdesine kadar uğraşarak az emek harcamadığımı da ekledim ve kendime kocaman bir aferin dedim. Gerçi listede kilo vermek gibi şeyler de vardı ve çocuk sahibi olmak maddesi ile çeliştiğini (en azından benim bünyemde) bilmiyordum ve hala başarılamamışlar kısmında duruyor. Nitekim bir bestseller yazma hedefim de halen başarılamamışlar hanesinde. Ancak gerçekten önemli şeyleri yapmıştım. Bu durumda ya listem kolay ulaşılabilir hedeflerden oluşuyordu ya o kadar uzun zaman geçmişti ki hedef koyup azmetmeden bunlar kendiliğinden olmuştu ya da ben gerçekten istediğim şeyleri yapmıştım. Sonuncuya inanmayı tercih ederim. Hemen kağıt kalem alıp yeni bir liste yapmaya karar verdim. Daha öncekinden kalanları da yeni listenin başına koydum. Birinci madde şöyle “Acilen kilo ver!”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-792111610997766645?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/792111610997766645/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=792111610997766645' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/792111610997766645'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/792111610997766645'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2010/11/listeler.html' title='Listeler'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-2923859992494152384</id><published>2010-11-18T18:11:00.000-08:00</published><updated>2010-11-18T18:12:25.208-08:00</updated><title type='text'>Bay J</title><content type='html'>Radyo dinlemeyi pek sevmem. Sevdiğim iki şarkıyı asla arka arkaya çalmayı başamadıklarını düşünürüm. Kanallar arası zapping konusunda da hem televizyonda hem de radyoda kötüyümdür. Hemen sıkılır ve kesin çözüm olarak kapatırım. Ancak ilk günden beri her yakaladığımda “Allah’ım müzik çalmasın sadece o konuşsun” diyerek programını dinlediğim tek kişi var. O da Bay J. Gerçek adını bile bilmiyorum, sadece prime time’da yani akşam 6-8 arası arabamda isem dinliyorum ama gerçekten hastasıyım. Şimdilerde Virgin Radyo’da program yapıyor. Hatta kanalını değiştirdikten sonra gazeteye röportaj vermeye, reklamlarda oynamaya bile başladı. Ama ben hiç görünmesin sadece radyoda konuşsun istiyorum. Bir önceki yazımdaki erkekler basittir bu yüzden daha mutludur hipotezimi birebir doğrulayan bu adamın yaptığı esprilere bayılıyorum. Çapkınlık muhabbetinden nefret eden biri olmama rağmen, evli ve bir erkek çocuk babası olduğunu bildiğim Bay J çoğu uydurma (en azından öyle sanıyorum) olan çapkınlık muhabbetleri ile beni kıpırdamak bilmeyen İstanbul trafiğinde gülümsetiyor hatta bazen kahkaha atmama sebep oluyor. Çevremdeki araçlardan sıkışık trafikte neden mutlu göründüğümü anlayamayan kişiler ise deli olduğuma kanaat getiriyor olsa gerek. Beyleri sarar mı bilmem ama hanımlara şiddetle tavsiye ediyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-2923859992494152384?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/2923859992494152384/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=2923859992494152384' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2923859992494152384'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2923859992494152384'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2010/11/bay-j.html' title='Bay J'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-6101275512378357764</id><published>2010-11-18T18:00:00.000-08:00</published><updated>2010-11-18T18:01:46.272-08:00</updated><title type='text'>Erkek olmak ne güzel!</title><content type='html'>Erkek olmak gerçekten güzel! Hayatın erkekler için daha basit ve aslında daha yaşanılası olduğunu düşünüyorum. Hayır hayır cinsiyetinden memnunsuz ve ilk fırsatta değiştireceklerden değilim. Ve hayır erkeklerin hayatı kolay derken, feminist söylemlere hazırlanmıyorum. Sadece erkekler biz kadınların istediklerinden daha basit şeyler istiyor, daha basit hayaller kuruyor ve kesinlikle hayatı daha basit yaşıyorlar.&lt;br /&gt;Yani bakıyorum erkek sadece güzel ama çok güzel kadının hayalini kuruyor. Kim ne derse desin Adriana Lima’yı görünce acaba bu kız zeki mi, okumuş mu, esprili mi, iyi yemek yapar mı diye düşünmüyor. Çok güzel olduğu sürece okeydir. Oysa biz kadınlar için bir adamın çok yakışıklı olması bize asla yetmiyor. Kaçımız sadece çok yakışıklı diye bir idiota, cahile ya da hiçbir gelecek vaad etmeyen (mesela çöpçülük yapan) birine tahammül ederdik? Yakışıklı birini elde etsek bile neyi eksikse onu bulup kaşırdık; eğitmeye, daha bir işe girmeye, daha iyi giyinmeye, daha çok kitap okumaya zorlar, sinemaya tiyatroya çekiştirir, patronundan zam istemesini tembihler, gardrobunu gözden geçirir, arkadaşlarını “olabilir”ler ve “hemen ilişkiyi keseceksin”ler elemesine tabi tutardık.&lt;br /&gt;Bir erkek ise çok güzel bir kız yakaladı ise giyinik yerine çıplak olmasını tercih eder, son seyrettiği filmin Recep İvedik olmasını umursamaz ve hatta kariyer hırsının olmamasını tercih eder. Evet erkeklerin başka beklentileri de olduğunu özellikle evlilik söz konusu ise başka şeyler de aradıklarını söyleyebilirsiniz ama bunlar sadece yeterince güzel olmayan kadınlardan bekledikleri şeylerdir. Çok güzelse erkek kadından basit şeyler bekler; onunla yatağa girmesini!&lt;br /&gt;Sonra, hayattan bekledikleri de bir Ferrari sahibi olmaktan ibarettir. Ferrari’si varsa hayatta istediği noktadadır. Bir Ferrari sahibi olmanın bir kadını ancak bir hafta mutlu edebileceğini belirtmeye bilmem gerek var mı?&lt;br /&gt;Arkadaşlardan beklentileri konusunda da kesinlikle erkekler daha şanslı bir hayat yaşarlar. Çünkü az şey bekler, ilişkilerini komplike haline getirmeden arkadaş kalmayı başarırlar. Bizim gibi zırt pırt yakın arkadaşlarına küsmek gibi olayları olmaz. Beraber maç seyredilebilen, içilebilen herkesle arkadaş olabilirler. Arabalar ve futbol sağolsun kendi cinsleri ile konuşacak bir şeyi her daim bulabilirler. Birbirlerini çok nadiren kıskanırlar, kıskandıkları zaman bile bununla baş etmede kadınlardan daha iyi durumdadırlar.&lt;br /&gt;Neredeyse hiçbirinin “bu gün ne giyeceğim” dertleri yoktur. Bizim kuaförde, ağda manikür pedikür salonlarında, mağazalarda ve evdeki gardrobun başında geçirdiğimiz sürelerde rahatça play station’da rekora koşabilirler.&lt;br /&gt;Biz kadınlar hayatı, ilişkileri didik didik ederken, sürekli mutluluğu kovalamak adına mutsuz olurken, komşumuzla hatta çocuğumuzla olan ilişkimizi bile gece yatakta kafamızda evirip çevirirken onların bir golle orgazma ulaşmışcasına mutlu olabilmelerine, trafikte hayalini kurdukları otomobile saygıyla yol vermelerine hayran kalıyorum.&lt;br /&gt;Daha yeni evli olduğumuz günlerde bir gün eşime bir aile meselesi ile ilgili olarak “annen manipülasyon yapmaya çalışıyor” demiştim. O da bana “annem o kelimenin anlamını bile bilmez” dedi. Zekasından asla şüphe etmediğim bir adamın “bir kadının bir şeyi yapabilmesi için onun sözlük anlamını bilmeye hiç ihtiyacı olmadığını” anlamadığını gördüğümden beri erkeklerin dünyadaki en mutlu yaratıklar olduğunu düşünüyorum. Haksız mıyım?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-6101275512378357764?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/6101275512378357764/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=6101275512378357764' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/6101275512378357764'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/6101275512378357764'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2010/11/erkek-olmak-ne-guzel.html' title='Erkek olmak ne güzel!'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-2999623096688432447</id><published>2010-11-18T17:21:00.000-08:00</published><updated>2010-11-18T17:22:05.895-08:00</updated><title type='text'>Otomobil</title><content type='html'>Biri bana erkeklerin araba merakını açıklasın. Ya da en azından benim eşiminkini açıklasınlar o bana yeter. Güzide memleketimdeki yollara, benzin fiyatlarına, arabalara konan kdv ve ötv miktarlarına, aracınızı otoparkta bile itina ile çizen hasta zihniyetli yurttaşlarıma rağmen yılda bir kez düzenlenen Auto Show fuarı hayatımızı alt üst etmeye yetiyor. Fuar biteli hayli oldu ancak bizim evde yankıları hala devam ediyor. Çok sevgili eşim her hafta en az iki otomobil dergisi almakta. Gerçi benim aylık dekorasyon dergilerine yatırdığım para da aynı miktarda ve tek başına bizim ailenin dergicilik sektörünü ayakta tuttuğumuz söylenebilir. Ancak benim dergilerimde en azından her ay başka resimler var, otomobil dergilerinde ise hep aynı arabalar. Yani firmalar bir yılda kaç yeni model çıkarabilir ki her hafta çıkan bir sürü otomobil dergisi mevcut hala anlayabilmiş değilim. Neyse zaten dergiler ile iştahını yıl boyunca kabartmış olan eşim bir de fuara gidince iyice çıldırıyor. Her sene bana da gelmem yönünde baskı yapıyor ki bu en fenası. “Bensiz git güzel manken kızlar vardır rahat rahat bakarsın” diye espriler yaparak durumdan kaçmaya çalışıyorum. Ancak bu sene evdeki arabalardan en az birini değiştirmeyi kafasına koyduğu için daha ısrarcı oldu. Tabi ki gene gitmedim. Çalıştığım zamanlardan kalma bir hastalık gibi fuarlardan nefret ederim. Binlerce metre kare alanın altına döşenen elektrik kabloları, üstüne konan sentetik halılar üzerinde saatlerce adım atmak beni acayip derecede negatif elektrik ile doldurur, bir süre sonra tüm standlar anlamsız, tüm ürünler aynı gelmeye başlar. İzah ettim ve "sen git ben beğendiğin araçlara sonra bayilerde bakarım" dedim. Fakat onun beğendiği birkaç aracı bayilerde görmeye gidip çoğunun henüz gelmediğini görünce başımın etini yedi. “Bak fuara gelmedin, gelsen görecektin” diyip durdu. Son bir aydır evde hangi otomobilin bizim ihtiyacımızı karşılayacağı, hangimizin aracını satmamız gerektiği, ne kadarlık bir araba almamız gerektiği üzerine dönen ve bitmek bilmeyen sohbetlerden bağırarak kaçmak istiyorum. Bana kalsa illa bir şey almak gerekiyorsa çoktan birini seçip almıştım bile. Hatta fikirleri saat başı değişen eşim eğer hemen bir karar verip almazsa gerçekten evden kaçacağım. İmdaaaattt diyerek hem de…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-2999623096688432447?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/2999623096688432447/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=2999623096688432447' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2999623096688432447'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2999623096688432447'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2010/11/otomobil.html' title='Otomobil'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-4617867353277396019</id><published>2010-11-06T17:09:00.000-07:00</published><updated>2010-11-06T17:23:00.887-07:00</updated><title type='text'>Kaybolmamın hikayesi</title><content type='html'>Aşağıdaki satırları aslında uzun zamandır konuşamadığım bir arkadaşıma neler olduğunu anlatmak için yazmıştım, ama en son yazımı yazdığım 2009 yılı Ocak ayından bu yana neler olduğunu, neden yazamadığımı açıklamak adına, biraz uzun da olsa blog sayfama da koymak istedim. Aslında kimse okumak zorunda hissetmesin, bir arkadaşa yazarken kendimle hesaplaştığım bir mektuba dönüştü. Kayda geçsin kaybolmasın istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem 54 yaşındaydı, grip olup yattığını bile hatırlamam. Bir yeri ağrısa ağrıyor demezdi, bana da hep “sürekli sızlanan kadınlardan olma, eşini bunaltma” derdi. Çünkü 27 yaşında 4 kız çocuğu ile dul kalan anneannem hayatını hastalık hastası olarak geçirmiş (ki hala yaşıyor) ve bununla etrafındakileri en çok da annemi bunaltıp “hastayı” lafından tiksindirmişti. Hiçbir ciddi rahatsızlık geçirmeyen eşi, oğlu doktor olmasına rağmen hayatı boyunca sadece 2 elin parmakları kadar doktora gitmiş olan annem 2008 yılında kanser oldu. Aslında hiçbir rahatsızlığı yoktu, ya da farkında değildi. Sadece son 6 aydır bir halsizlik yaşıyor çabuk yoruluyordu. Akşam üstleri bir yarım saat uyumak ihtiyacı oluyordu. Bir de geceleri sanki biri boğazına çöküyormuş gibi bunalıyor uykudan uyanıyordu. Tabi bunları bana söylememişti. ağabeyimin eşi Elif onu sık sık arardı. Birkaç kez onu akşam 5-6 gibi arayıp hep uyurken yakaladığı için “anne sen bu saatte uyumazdın bir doktora git” diye ısrar edince bir zahmet doktora gitmiş. Benim hala haberim yok. Sonra doktor ulturasonla bakarken karaciğerindeki tümörleri görmüş, ardından kolonoskopi yapılmış ve kolon (yani kalın bağırsak) kanseri teşhisi konulmuş. Hem de 4. evre yani son aşama, yani aslında kurtulma şansı yok. Bir hastanın bu evreye kadar hiçbir belirti göstermeden gelmesi çok tuhaf, ya da biz buna kader diyoruz. Bu aşamada bırak kurtulmayı beş yıldan uzun yaşayanların yüzdesi o kadar düşük ki. Ancak ironik olan durum şu ki bu olaydan 2 sene önce amcam kolon kanserinden ölmüştü ve o zaman kendisi de kanser olan bir bayan doktor arkadaşları babama “Ferhat, Nadire ile siz de bir kolonoskopi yaptırın bak ailende de var, hem artık çok yaygın” demişti. Ama ne annem ne de babam gidip bir kolonoskopi yaptırmayı düşünmemişlerdi. Halbuki annemin babası da bağırsak düğümlenmesinden ölmüş (ki bu da bağırsak kanserinin son aşamasında da görülen bir şey). Ama ya tembellikten ya da gene kaderden, yaptırmamışlardı.&lt;br /&gt;Annem telefonda bana doktora gittiğini boğazında nodül olduğunu söyledi, güya test yapmışlar sonuçları bekliyorlarmış. Önemli bir şey değilmiş falan. Ben İstanbul’dayım ya, hala beni telaşlandırmama derdinde. Sonraki gün (ki resmi olarak eğlendiğim son akşamdı) eşimle dışarıda arkadaşlarımızla buluşup Tabu oynadık ve çok eğlendik, sonra babamı aradım ama babam çok tuhaf konuştu hatta konuşmadı neredeyse. Eve dönerken hiç unutmuyorum bir kırmızı ışıkta eşime” içimde kötü bir his var” dedim, “saçmalama iyi şeyler düşün” dedi. Ben de ona çocukluktan beri nedense hep korktuğum şeyi söyledim “annemin kanser olup ölmesi”. Çünkü küçükken annemi çok üzünce bana hep “beni üzme bak rahmimde kitleler var kanser olurum, annesiz kalırsın” derdi. Eşim yine “saçmalama” dedi tabi.&lt;br /&gt;Sonunda bir akşam bir doktora dersimin final sınavına girecekken evi aradım, telefona abim çıktı (ki normalde mecburi hizmetini yaptığı Gümüşhane’de olması gerekirdi). “Ne oluyor” dedim, “annem hasta” dedi, “nesi var çok mu kötü” diye sordum, “evet kötü” diye cevapladı, “hastalığı ne” dedim, “kanser” dedi, “nasıl yani abi annem ölecek mi?” diye sordum cevap vermedi. Telefonu kapattım, sınava girdim ve sonra eve geldim. Sonraki final sınavımı hocayla konuşup ben gelemiyorum isterseniz bırakın beni diyerek uçak biletlerimizi aldığımız gibi Erzurum’a gittik. Annem hala soğukkanlıydı. O aralar iyileşebileceğine inanıyor muydu bilemiyorum. Önce kemoterapi yapılıp karaciğerdeki tümörleri küçültüp sonra mı bağırsaktaki tümörü alsınlar yoksa tam tersini mi yapsınlar konusunda çok çeşitli doktorlardan fikir alındı, fikirler yüzde 50-50 çıkınca annem o ara Amerika’dan yeni dönmüş ve kişi olarak da onda güven hissi yaratan bir cerrahı dinleyip önce ameliyat olmaya karar verdi, üstelikte ne başka ülkeye ne de büyük şehre gitmeden kendi şehrinde yaptırmaya karar verdi. Bunda nasılsa sonuç aynı olacak ne başka yerlerde sürüneyim, ne boşuna gereksiz para harcatayım düşüncesi mi vardı bilemiyorum. Sonuç olarak Ocak ayında başarılı bir ameliyat geçirdi sonra kemoterapi almaya başladı ama onkoloğu olan doktora inanılmaz sinir oldum, başka biri olsa annem daha uzun yaşar mıydı bilemem ama o doktordan da hiç razı değilim. Neyse 8 ay boyunca annem farklı 3 tip kemoretapi ilacı denedi ama hiçbirinden iyi netice alınamadı, giderek kötüleşti. 8 ay boyunca hastane ve doktor ziyaretleri hariç sadece birkaç kez evden dışarı çıkabildi, normal bir hayat süremedi, sürekli yattı çünkü içinde 30’a yakın tümör barındıran karaciğeri onu çok yoruyordu. Yatağında kitap okuyacak, televizyon seyredeck takati bile yoktu. Kemoterapi gördüğünden doktor fazla insan yanına gelmesin demişti, zaten kimseleri (hatta kendi annesini bile) görmek istemiyordu. Koltukta oturmak, evde birkaç adım atmak hatta konuşmak bile onu yoruyordu. Çoğu zaman tek istediği odasında karanlıkta yatmaktı ama uyku da uyuyamıyordu çünkü çok ağrısı vardı. Temmuz ayında kardeşimin nişanı için binbir güçlükle Ankara’ya gitti, bu yolculuk onu çok sarstı, dönünce daha da kötüleşti ve 1 ay sonra 26 Ağustosta vefat etti. Teşhisi ile vefatı arasında sadece 8 ay vardı. İlk başta ameliyatını yapan doktor ona moral vermek için “beş sene yaşayanlar var” demiş, annem de “bana 5 sene yetmez, yapacak işlerim var en azından on yıla ihtiyacım var” demiş. Gel gör ki 8 ay zamanı varmış sadece.&lt;br /&gt;Hastalığı süresince bizim için çok üzücü olan pek şey de vardı tabi. Abim Gümüşhane’de mecburi hizmetteydi ve eşi ile çocuğu da Trabzon’daydı. Hafta sonları evine gitmek yerine Erzurum’a geliyordu. Kardeşim İstanbul’da çalışıyordu ve kısıtlı izni vardı, ameliyattan sonra annemin yanına hiç gelemedi, onu en son nişanında gördü. Sonra da biz ona hep “sen şimdilik gelme, kısıtlı iznin var, zor bir durum olunca iznini kullanırsın” dedik. Düşüncemiz de; “hiçbirimizin gidemediği bir zaman olursa o zaman iznini alır Hayri gider”di. Ama o izni kullanmak ancak cenazeye nasip oldu. Benim de ev borcu ödediği için gece yarılarına kadar çalışan bir eşim, yabancı olduğu ve kaçak durumda olduğu için uçağa bile binemeyen bir yatılı bakıcım ve daha iki yaşına girmemiş bir kızım vardı. Gerçi doktoram da devam ediyordu ama annemin bütün itirazlarına rağmen bahar döneminde okulu dondurdum. Mümkün olduğu kadar kemoterapilerinde yanına gitmeye çalıştım. Bazen gelme dediği halde gittim. Ama kızım çok küçüktü, bakıcısını yanımda götüremiyordum, onu alıp Erzurum’a gitsem kızıma bakmaktan anneme bir faydam dokunmuyordu. Bu yüzden kızımı bakıcı ve babaannesi ile bırakıp yalnız gidiyordum, öyle olunca da 1 haftadan uzun kalamıyordum.&lt;br /&gt;Annem babamın emekli olmasına izin vermedi belki de “ben ölünce canı sıkılır hiç olmazsa işi devam etsin” diye düşündü. Böylece babam gündüzleri işe gitmeye kalan tüm zamanlarda da (hatta ev işine yakın olduğu için öğlen tatillerinde bile) anneme bakmaya devam etti. Babam işte iken de ortanca teyzem annemle ilgileniyordu. Semra teyzemin eşi yok ve oğlu da yurtdışında okuyordu, genç ve sağlıklıydı yani aslında durumu anneme bakmaya müsaitti. Ancak 7. ayın sonunda teyzem de ufaktan mızmızlanmaya başladı. Böyle olunca ben de ev işlerini yapacak ve babam yokken annemin yanında olacak yatılı bir Gürcü kadın buldum. Annem evinde yabancı birini asla istemiyordu o yüzden teyzemin şikayetlerini söylemek zorunda kaldım. Annem buna çok üzüldü. “Anne niye üzülüyorsun, sonuçta kaç aydır sana baktı, yoruldu kadın” dedim ama o acı acı bakıp “kızım ben teyzelerini ve anneanneni hayat boyu maddi manevi sırtımda taşıdım, hele Semra teyzenin kocası yüzünden babanın başına gelenleri, bizim çektiklerimizi düşününce emeklerime fedakarlıklarıma yazıklar olsun, 7 ayda ne oldu hemen, millet yıllarca hasta bakıyor” dedi. Sonrasında da teyzeme söylemese de aslında ona küstü, teyzem eve gelince yüzüne bile bakmadı. Ben de söylediğime çok üzüldüm ama mecbur kalmıştım. Çünkü teyzem geceleri de evine dönüyordu zaten ve bazı geceler babam annemden kan alıp hastaneye acile götürmek zorunda kalıyor onu evde yalnız bırakınca da aklı çıkıyordu. Zaten yatılı ve rahatça iş buyuracağın biri lazımdı, ve zaten teyzem artık bakmak istemiyordu. Ama gene de annemi üzmenin vicdan azabını hala yaşıyorum. Abimin eşi ile ben annem çok kötüleştikten sonra zaten dönüşümlü olarak hep gidiyorduk, bizden kim varsa o annemle ilgileniyor, yatılı kadın da ev işi yapıyordu. Allah o kadından razı olsun, adı Mzia ve hala beni arıyor. Annemin son günlerinde sürekli İncil’ini çıkarıp dua ediyordu ve annem öldüğü zaman o da ağladı. Annemin son haftasında ben oradaydım ama sonra Elif geldi ve “ikimiz birden kalmamızın gereği yok, sen evine git biraz dinlen, eşinle ilgilen ben gitmeden gene gelirsin” dedi. Kızım da bu kez yanımdaydı. Annemi görmek ve bizi almak için eşim de gelmişti. Annemin durumunun ciddi olduğunu biliyordum, böbrekleri de iflas etmeye başlamıştı, üre vücuda karıştıkça zihin de bulanırmış. Annemin de bazen aklı karışıyordu. Babam da bana sürekli her an her şey olabilir diyordu. Ama ne kadar süreceğini bilemiyordum, biraz evime gitmek istedim (ki bunca şey arasında ben kaba inşaat aldığımız evin içini komple yaptırdım ve taşındım). Belki babam öyle söylese bile annemin o ara öleceğine inanmak istemedim. Uçağa gitmek için evden çıkarken annemi öptüm “ben şimdi gidiyorum ama çok kısa süre sonra tekrar geleceğim” dedim. Bana cevap vermedi, zaten pek kendinde değildi, öptüm, tam odasından çıkarken gittim boynundan bir kez daha öptüm. Bunun ne demek olduğunu anlatmam gerek. Ben öpmeyi çok seven bir insanımdır. Öpemediğim, dokunamadığım hayvanları bile sevmem. Çocukken annemi çok öper ve bunaltırdım. Hatta bana “öpme ne çok öpüyorsun şapur şupur, yanak yanağa koyalım” derdi. Annem hastalanınca doktor kemoterapi bağışıklığı zayıflatıyor diye annemle teması yasakladı, doktor olan ağabeyim daha da abarttı, annem maske takmayı kabul etmediği için bize maske takıp yanında oturmamızı söyledi, “annem mikrop kaparsa sizden bilirim” dedi, biz de dediğini yaptık. Annemi sadece ellerinden öpebiliyorduk ve öpme hastası olmama rağmen ben yasağa uydum 8 ay boyunca annemi yüzünden hiç öpmedim. Oysaki boynu “anne” kokardı ve 17 yaşında annesinden ayrılıp başka şehre gitmiş bir kız olarak ben o kokuya hep hasret kalırdım. Yanından ayrıldığım son gün kapıdan çıkarken ne olursa olsun diyip boynundan öpmem, 8 ay sonra buna cesaret etmem de tuhaftı. Babam beni uğurlarken ağladı “tamam kızım sen git ben burada annenin yanındayım” dedi, anneannem “niye gidiyorsun annen çok kötü” diye beni azarladı. Ama kızını ve beni özlemiş uzun zamandır yeni taşındığı evinde yalnız kalan ve bizi eve götürme hevesi ile gelen eşime “ben gelmiyorum” diyemedim, çünkü daha ne kadar kalmam gerektiğini bilmiyordum. Gidip evde işleri rayına koyup 1 hafta sonra gelirim diye düşünüyordum. Gitmenin vicdan azabı ile gittim. İstanbul’a geldikten 2 gün sonra Elif arayıp “annem çok kötüleşti” dedi, ertesi güne bilet alıp kardeşimle gitme planları yaptık. Kardeşimi bir şey için markete yollamıştım, Elif tekrar aradı ve “annem öldü” dedi.&lt;br /&gt;Her şey bulanıklaştı, düşünemez oldum. Düşünebildiğim ilk an düşündüğüm şey bunu kardeşime nasıl söyleyeceğim oldu. Aylardır “sonra gelirsin, biz gidemediğimiz zaman gidersin” diye yollamadığımız ve nişanından beri 1 aydır annemi görmemiş olan kardeşime bunu nasıl söylerim dedim. İstanbul’a döndüğüme pişman oldum. Sonrasında annemle ilgili geçmişte yaptığım ya da yapmadığım pek çok şeye pişman oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığı sırasında annem bir gün bana “kızım iki senedir artık çocuklarımı büyüttüm, evlendirdim rahata erdim diye düşünüyordum, 22 sene kayınvalideyle sonra da çocuklarla yaşadıktan sonra kocamla baş başa kaldım, akşamları babanla otuyoruz kahkahalarımı alt kat komşuları bile duyuyorlardı, ama Allah izin vermedi” dedi. Buna gerçekten çok üzüldüm hala hatırlayınca dişlerimin dibi sızlıyor. 3 Temmuz evlilik yıldönümleriydi ve annemin hayli kötü olduğu bir araydı, babam anneme çiçek yollamış annem çiçekleri alınca çok ağlamış, teyzem haber verdi ben de telefon açtım, gıkını çıkarmayan kadın ilk kez bana ağladı “Nişan için Ankara’ya gidip geldiğimden beri çok kötüyüm hiç kendime gelemedim, galiba Allah iyileşmemi istemiyor, baban da bana çiçek yollamış, ne yapayım ben bu saatten sonra çiçeği” dedi. Arkasından babamı aradım “2 gün sonra kemoterapi var, ben ise savaşa hazırlanan asker gibiyim, çok fenayım” dedi. Çünkü son zamanlarda kemoterapi ilaçları da anneme dokunuyordu ve onu şoka sokuyordu, bu titreme şokları sırasında kalbinin durma riski oluyordu. Telefonu kapattım, bir bilet aldım ve onlara sürpriz yaptım. Annem beni görünce tüm hastalığı boyunca yanımda hiç ağlamamış o metanetli kadın ikinci kez ağladı. Benim habersiz gitmemi, durumunun ciddiyetine yordu herhalde ya da zaten çok kırılgan haldeydi. Yine de gitmem onu da babamı da sevindirdi. Tüm o sekiz ay içinde yaptığım için memnun olduğum ve iyi ki yapmışım dediğim tek şey bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezen Aksu insan acı çekerek güzelleşir demişti, ben de bunu insan gerçek acılar yaşarsa olgunlaşır hayatın nirvanasına erer gibi anlamıştım. Ancak evlat acısı, eş acısı, ciddi maddi sıkıntılar gibi şeylere varmadan bir ebeveynin ölümü ile, ben güzelleşmekten, olgunlaşmaktan çok uzak bir yere savruldum. Annemin cansız bedenini yıkadıklarında ona veda etmek için gusulhaneye girdiğim ve onu kefenden açık kalan tek yeri olan kaşlarının ortasından öptüğüm günden sonra kayboldum. “Merhumeyi erkek evlatları toprağa indirsin” dediklerinde görev bilinci ile annemi kucaklayıp mezara koyan erkek kardeşlerimin halini gördükten sonra kayboldum. Evet yaşadım, hatta annesi genç yaşta ölmüş birinden beklenmeyecek kadar dirayetli davrandım, “annem öldü depresyondayım” diye odalara kapanmadım, eşime ve çocuğuma karşı olan tüm sorumluluklarımı yerine getirdim, evimle ilgilendim, yemeğimi yaptım, kızıma baktım. Hatta oturup anneme ağlayacak vaktim bile pek kalmadı. Ama o acı içimde bir yerlere çöreklendi. Geçenlerde eşim bana “sen eskiden daha hayat doluydun” dedi. Evet öyleydim galiba. Ben komik bir kızdım, arabada dans eden, kızına yemek yesin diye tahta kaşıklarla Silifke oynayan, komik şakalar, sürpriz partiler planlayan ve kahkaha atan biriydim. Kızım doğunca bunları yapacak hevesim vardı ama enerjim azalmıştı, şimdi ise ikisi de yok. Tekrar kendime gelmeye çalışıyorum. Ama gerçekten sevdiği biri ölmemiş hiç kimse beni anlayamaz. Bu biraz da benim durumumla alakalı. Çünkü annem için güzel bir hayat yaşadı, yaşlandı ve herkesin gideceği yere gitti diyemiyorum. O hem çok sağlıklı hem de genç sayılabilecek bir kadındı. Yaşamının büyük kısmında pek çok sıkıntıya göğüs gerdi, pek çok fedakarlık yaptı ve pek çok şey içinde ukde kaldı. Hep yarın için yaşadı, hep daha rahat günler için sabretti ve tam onlara ulaşmışken hayatını kaybetti. Üstelik öleceğini bilerek 8 ay geçirdi ki asıl beni öldüren düşünce bu. Kimseyi görmek, konuşmak istemiyordu, onca acı verici tedaviye de sadece biz onu iyileşebilirsin diye kandırırken kanmış numarası yapmak için katlandı. 5 ay kadar önce tansiyon ataklarım ilk başladığında bir sürü tahlil yaptırmak zorunda kaldım, kolumda çok zor damar buldukları, bulana kadar da beni delik deşik ettikleri için bu sefer elimden kan almalarına ses çıkarmadım. Ama o kadar canım yandı ki, sonra hastanenin tuvaletine girip uzun zaman ağladım. Çünkü annemi düşündüm, ona tonlarca iğne soktular, kolları mosmor olmuştu ve neredeyse gıkını bile çıkarmadı. Onun ne kadar fiziksel acı çektiğini ve sırf bizleri üzmemek için katlandığını düşündükçe daha çok ağladım ama ne kapıda beni bekleyen kayınvalideme ne de hemşireye gerçekte niye bu kadar çok ağladığımı anlatmadım.&lt;br /&gt;Şimdi babam evlenmek istiyor. Üstelik bu kararını bana annemim seney-i devriyesi mevlüdünü yaptığımız gece, onun mezarından sadece 2 km uzakta iken söyledi. Annem için o kadar ağlayan adamın bu kadar kısa sürede bunu istemesini anlayamıyorum. Annemin adına olmasına rağmen bir kez direksiyonuna geçmediği arabanın ön koltuğuna bir başka kadını eşim diye oturtmayı düşünmesine, başlarda parası sonra zamanı olmadığı için annemle bir türlü gitmediği tatillere bir başka kadınla gitme ihtimaline, annemin yıllarca yaşlanınca rahat edelim diye tasarruf yaparak babamı sahibi yaptığı mülklerinin keyfini bir başka kadının sürmesine ve hepsinden öte bunu normal karşılamamızı beklemesine hayret ediyorum. 3 kardeş olarak hepimiz evimizde babama oda hazırladık, benim evimde de abimin evinde de yatağı, dolabı, çalışma masası ile kurulu yatak odası var, hayatımız boyunca ona bakacağımızı söyledik, istediğin gibi gez toz, dünya turlarına çık, paranı harca dedik. Ama o ille de bir eş istiyor. İçim kaldırmasa da ben izin verdim, sen bilirsin dedim ama ağabeyim kabul edemiyor hala ben de yıldızlara bakıp "acaba hayat orada da bu kadar zor mu?" diye soruyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-4617867353277396019?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/4617867353277396019/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=4617867353277396019' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4617867353277396019'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4617867353277396019'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2010/11/kaybolmamn-hikayesi.html' title='Kaybolmamın hikayesi'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-8712458701355820011</id><published>2009-01-02T14:04:00.000-08:00</published><updated>2009-01-02T15:02:58.829-08:00</updated><title type='text'>Geç Kaldım Geç!!!</title><content type='html'>Geçtiğimiz senelerde radyolarda çok çalan bir Türkçe parça vardı: "Geç kaldım geç, geç uyandım uykumdan.." diye. Tam bir "son dakikacı" olan eşim işe her geç kaldığında radyoda bu parçaya denk gelip daha da bunalırdı. Bu aralar da ben öyleyim. Hayır geç kalacağım bir işim yok ama yapmam gereken işler için geride kalıyorum nedense. Final ödevi olarak sunmam gereken makalede ilgimi çeken konuyu başka arkadaşım kaptı, çünkü ben karar verip hocaya haber vermekte geç kaldım. Yılbaşı sofrası için şahane bir örnek hazırlamıştım, resmini çektim ama yılbaşı geldi geçti hala bloguma koyamadım (gene de koyacağım sonra). Araştırma dersim için yapmam gereken anketlerin sayısında da hala gerideyim, şu dönemi kazasız bir kapatsam çok rahatlayacağım ama bu geç kalmalarla nasıl olacak bilmiyorum. Bir çocuklu evli ve 32 yaşında bir kadın için hala öğrenci muhabetti yapmam salakça gelebilir ama ne yapayım doktora yapmak da lise öğrenciliğinden çok farklı değil.&lt;br /&gt;Tabi blogumu yazmakta da geç kaldım, hatta ilk defa yazılarıma yorum yazan iki kişi gördüm gözlerime inanamadım, "aaaa birileri beni okuyor" diye :), ama yorumlara cevap yazayım deyince baktım ki yazılalı bayağı olmuş cevap yazmakta geç kalmışım. Bu yazımı da okuyorlarsa özür dilerim çok geç gördüm, cevap yazsam manasız olur dedim.&lt;br /&gt;Aslında ben de yılbaşı temalı bir kaç şey yazacaktım ama geldi geçti konu gündemden düştü. Yapmakta geç kalmadığım tek şey aileme verdiğim yılbaşı hediyesi oldu ki, anlatmadan geçemeyeceğim. Kızım eşimin ailesinde ilk benim ailemde 2.torun ama her iki ailede de çok sevilen ve aşık olunan bir çocuk. Bunda henüz 2 yaşına bile basmamasının ve ultra sevimliliğinin de payı var elbet.  Neyse kızımın en tatlı resimlerini yazlık, kışlık baharlık kıyafetli çekilmiş olmasına göre ayıkladım ve bu resimlerden takvim yaptırdım. Bir tanesini eşimin ailesine diğerini de benim aileme hediye ettim, bayıldılar. En azından bunun için geç kalmadım :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-8712458701355820011?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/8712458701355820011/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=8712458701355820011' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/8712458701355820011'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/8712458701355820011'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2009/01/ge-kaldm-ge.html' title='Geç Kaldım Geç!!!'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-537566851241496937</id><published>2008-12-21T12:24:00.000-08:00</published><updated>2008-12-21T12:36:02.863-08:00</updated><title type='text'>Bu Aralar Beğendiklerim</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;div&gt;İnternette spesifik bir şey aradığımda bazen saatlerce kaybolduğumdan hatta sonunda ne aradığımı unutup bambaşka sayfalara baktığımdan daha önce de bahsetmiştim. Ama bazen de tersi oluyor aslında bana lazım olan bazı şeyleri alakasız sayfalarda dolaşırken buluyorum. Özellikle blogları okurken, başkalarının kendi sayfalarındaki favorilerinden çok güzel sitelere ulaşabiliyorum. İşte bu yüzden ben de kendi sayfamda ara ara beğendiğim sitelerden bahsetmeye karar verdim. Kimileri zaten bunları biliyor olabilir ama belki benim gibi geç keşfedenler için faydalı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.Portakal ağacı (&lt;a href="http://www.portakalagaci.com/"&gt;http://www.portakalagaci.com/&lt;/a&gt;) çok güzel bir yemek sitesi, aslında başka içerikleri de var ama blog tarzında yazıldığı için biraz sırasız sunulsa da sayfanın sağındaki katagorileri kullanıp hem çok değişik hem de lezzetli yemek tariflerine ulaşabilirsiniz. En güzeli de sayfayı yapan kişi yaptığı her yemeğin şahane fotoğraflarını koyuyor (bunda profesyonel anlamda işinin de bu olmasının bir etkisi var tabi). Çerkez yemekleri arayanlar burada benim daha önce adını bile duymadığım tarifleri bulabilirler. Ben en son ev pidesini denedim gerçekten çok kolay ve güzel oldu.&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5282344567652139330" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/SU6oZbAewUI/AAAAAAAAABM/4ayHVueGCjc/s320/pide.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2.Begenmezsen Okuma (&lt;a href="http://www.begenmezsenokuma.blogspot.com/"&gt;http://www.begenmezsenokuma.blogspot.com/&lt;/a&gt;) 40 yaş üstü bankacı bir hanımın, tasarruf, yatırım ve ev ekonomisi konulu bloğu. Bireysel emeklilik, yatırım fonları, nasıl para biriktirmeli, evde tasarruf yöntemleri gibi konularda bilgi edinip, biraz pintileşmek için ilham alabilirsiniz.Ekonomik krizin olduğu şu günlerde bence teması harika, çok tutumlu biri olmasam da her okuyuşumda etkisi bir süre devam ediyor J&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3(&lt;a href="http://www.look4design.co.uk/"&gt;http://www.look4design.co.uk/&lt;/a&gt;) Bu sitede dekorasyon üzerine çok güzel resimler var. Her ne kadar ben yıllardır evimde bir minderi yerinden bile oynatmasam da bu aralar gelecekteki yeni evim için kafayı dekorasyona sarmış durumdayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.( &lt;a href="http://www.bunlardanistiyorum.com/"&gt;www.bunlardanistiyorum.com/&lt;/a&gt;) Değişik hediyelikler bulmak için ideal bir site, bakın karar verin. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;5. &lt;a href="http://www.style-files.com/"&gt;http://www.style-files.com/&lt;/a&gt; yine dekorasyon ama ilginç fikirler var, duvara yapışan christmas tree fikrine ve yastığa geçirilen kemere bayıldım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5282343771713731602" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 201px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/SU6nrF5-fBI/AAAAAAAAABE/-ypUt5VqQJw/s320/yast%C4%B1k.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5282343541395599218" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 223px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/SU6ndr52r3I/AAAAAAAAAA8/itr-Zm5x3Ew/s320/christmas.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu arada beğendiklerim başlığı altına yine kitap ve film değerlendirmelerimi de ekleyeyim:&lt;br /&gt;Maeve Binchy’nin “Bu Yıl Farklı Olacak” kitabını okudum en son, ama ne yalan söyleyeyim kadının ben de tüm kitapları var ve diğerleri ile kıyaslayınca bunu o kadar sevmedim belki de christmas temalı kısa öykülerden oluştuğu içindir. Uzun romanlarda daha başarılı bence.&lt;br /&gt;Zülfü Livaneli’nin “Son Ada” kitabını aldım, ama eşim benden önce kaptı henüz okuyamadım. Söylediğine göre güzelmiş.&lt;br /&gt;Halid Ziya Uşaklıgil’in “Aşk-ı Menu”sunu da almıştım, henüz bitirmedim ama dizisinin önüne geçeyim diye aldığım kitapta dizi ile hayli farklı olduğunu gördüm, amaca hizmet etmedi. Genelde kitaplar dizilerden ya da filmlerden daha iyi olur ama bu sefer dizi daha cazip geldi. Daha çok entrika, daha fazla karakter olduğundan mı, yoksa Beren Saat’in güzelliği ve harika kıyafetleri beni çarptığından mı bilinmez, kitapta yavaş kaldım henüz bitmedi, gerçi yarıyı geçtim ama bakalım ne zaman biter.&lt;br /&gt;Arielle Dombasle’nin “Amor Amor” albümünü aldım, bildiğim ve bilmediğim ama hepsi ruhumu okşayan şahane parçalar var, bayılarak dinliyorum.&lt;br /&gt;Pek çok arkadaşım arabesk buluyor ve eşim de sevmiyor ama acaba Ebru Gündeş’i de alsam mı diye düşündüğümü itiraf ediyorum. Kadının sesini fazla kalın bulsam da bu sefer parça seçimleri güzel gibi geldi. Bu ne karışık müzik zevki demeyin, hüzünlü aşk şarkıları bu mevsimde süper gidiyor ne de olsa.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-537566851241496937?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/537566851241496937/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=537566851241496937' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/537566851241496937'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/537566851241496937'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/12/bu-aralar-beendiklerim.html' title='Bu Aralar Beğendiklerim'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/SU6oZbAewUI/AAAAAAAAABM/4ayHVueGCjc/s72-c/pide.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-5957287105667820418</id><published>2008-12-18T16:35:00.001-08:00</published><updated>2008-12-18T16:41:29.719-08:00</updated><title type='text'>İşsizlere Acımayın</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/SUrtryAQQDI/AAAAAAAAAA0/3syMyei_OVc/s1600-h/Neden+Burday%C4%B1m.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281294849458323506" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 246px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/SUrtryAQQDI/AAAAAAAAAA0/3syMyei_OVc/s320/Neden+Burday%C4%B1m.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Başlığım size acımasızca gelebilir, ama okuyun siz karar verin. Herşeyden önce sözüm gerçekten iş arayan ve mesleği ile ilgili bir iş bulamayanlara değil. Ya da dört yıllık üniveriste okuyup, üstüne master yapıp bir de aile geçindirme derdi olanlara 1000 ytl maaş teklif edildiğinde işi kabul etmek istemeyenlere bile kızmam, çünkü haklılar. Benim kızdıklarım vasıfsız olan, aslında çalışmaya ihtiyacı olan, para kazanmak isteyen ama bunun için çalışmak istemeyenler. Öylesi de mi var demeyin, bu konuda bir dokun bin ah işit durumundayız.&lt;br /&gt;Eşimin kendi ofisi var, tek başına çalışıyor ve bu ofiste ona sekreterlik, asistanlık yapacak, ofisi çekip çevirecek birine ihtiyacımız var. Üstelik neredeyse hiç bir vasıfa ihtiyaç yok, tabi akıl ve çalışma isteği haricinde. Sektere olacak arkadaşın, işimiz gereği yazın bir ay tatili, şubat tatilinde bir hafta tatili var, Haziran ve Ağustos’ta da oldukça az çalışıyoruz ve bu kadar tatile rağmen maaşını tıkır tıkır alıyor. Yoğun olan günler Cumartesi Pazar (izin günü Pazartesi), diğer haftaiçi günlerde de bazen 2, bazen 3 gibi ofisi açıp akşam sekizde de çıkması gerekiyor. Ofiste kıyafet zorunluğu yok (çalışıyorum diye gardrop düzme derdi yok), o anda işi yoksa kitap okumak, internete girmek serbest, mutfak elinin altında sıcak soğuk içecekler, tostlar ne isterse alıp yiyebilir. Ofiste ücra bir semtte değil Etiler’de. Müşterilerimiz öğrenci olduğu için ortam neşeli ve sıcak, ofis dekorasyonu bile neşeli. Lise mezunu (hatta akıllı ise ortaokul mezunu bile olur), aile geçindirmeyen ama paraya ihtiyacı olan, bir genç kız ya da açıköğretim öğrencisi gibi biri için süper bir iş olduğunu düşünüyorum. Eğitimine göre de 750 ile 900 arası da bir maaş teklif ediyorum, ssk da tıkır tıkır ödeniyor. Yani daha ne olsun diye düşünüyorum. (Master’lı kardeşim bir bankanın muhasebe departmanında 2 yıldır çalışıyor ve onun maaşı bile 1200, üstelik ücretsiz fazla mesaileri de cabası)&lt;br /&gt;Gel gör ki bu ofiste çalışacak birini bulamıyoruz. Bir yıl idare ettiğimiz ortaokul mezunu ve sünger, kolonya yazmayı bile beceremeyen (sünğer, kolon yağı yazıyor), insanların isimlerini bile yanlış yazan hatta ayıptır söylemesi ama ter kokan eski sekreterimizi daha iyisini buluruz diye işten çıkartmış ama 4-5 kişi deneyip “Allahım ne kadar dengesiz insan var” diyerek sonunda geri çağırmıştık. Akıllı değil ama dürüst diyerek geri çağırdığımız bizim eski sekreterin, geri gelince (bu arada evlenmiş) dürüstlüğünü de kaybetmiş, daha da tembelleşmiş olduğunu görünce yine sabrettik bir süre ama artık sabır taşı çatladı. Birkaç örnek vereyim siz de anlayın:&lt;br /&gt;-Ofiste boş bir poşet söylenmezse 3 hafta aynı yerde durabiliyor, kaldırılmıyor&lt;br /&gt;-Telefonla arayan kişiler bile doğru düzgün not alınmıyor&lt;br /&gt;-En yoğun gün olduğumuz günlerde sabah bir kalkıyoruz bir mesaj: hastayım işe gelemeyeceğim. Üstelik neredeyse 2 haftada bir oluyor.&lt;br /&gt;-Işığı yanan bir odanın lambası kapanmıyor, dış kapının bile açık unutulduğu oluyor vs.&lt;br /&gt;-En kötüsü ise sürekli yalan söylüyor: temizlikçinin gelmediği bir gün gelip erken gitti parasını ben verdim diye temizlik parasını cebe indirmesi, yapması söylenen işleri yaptım ama olmadı diye sallaması gibi. Üstelik bunlar ortaya çıkınca bile pişkinliği bozmayıp yalanı uzatması da cabası.&lt;br /&gt;Daha milyon tane aklınıza sığmayacak olayı var, yaz yaz bitmez. Bir de üstüne hamileyiim demez mi (ki işe girerken en az 3 yıl çocuk yapmam diyordu). Hadi bizim işi bırak, kendi açısından bile kocası 600 ytl maaş alan, daha evleneli bir yıl olmayan ve yaşı da 21 olan biri için, 400 ytl de kira verirken çocuk yapmak ne kadar mantıklı bilemiyorum.&lt;br /&gt;Biz de haliyle yeniden sekreter aramaya koyulduk tabi. Önce etrafta ne kadar dükkan varsa hepsine girip işe ihtiyacı olan tanıdıkları olabilir diye telefonumu bıraktım, kapıcıya falan da söyledim. Sadece bir kişi aradı ve görüşmeye geldi. Biz aslında beğendik ama evi uzakmış düşüneyim sizi ararım dedi, bir daha aramadı. Baktım bu böyle olmayacak, Hürriyet’in İK ekine Pazar günü, kutu içinde, küçük sayılmayacak bir ilan verdim ve memlekette işsizlik, kriz var denirken kaç kişi aradı tahmin edin. Sadece 15! Üstelik ilanda bağlayıcı tek koşul olarak sadece 18-30 yaş arası ve lise mezunu birini aradığımızı yazmıştık. 35 yaş üstü olanları eleyip 8 kişiye randevu verdim ve kaçı görüşmeye geldi? Sadece 2! Gelenlerden bir tanesi de görüşmeye yarım saat geç kaldı (bir de otobüs geç geldi ama başka zaman geç kalmam dedi, gel de inan!).&lt;br /&gt;Şimdi düşünüyorum ya insanlar iş aramayı bilmiyor, ya iş aramadan işsizim diye ağlıyor ya da memlekette işsizlik sorunu yok (en azından vasıfsız bayanlar açısından). Üstelik bizimki tek örnek değil. Evine çocuk bakıcısı, temizlikçi arayıp bulmayan arkadaşlarımdan da biliyorum. Geçenlerde Pakize Suda da yazdı: “Türkler çalışmak istemiyor, yabancılara rağbet ondan” diye. Haklı valla. Yani sekreterlik için Türkçe konuşması mecbur olmasa bir de yatacak yer problemi olmasa sekreteri bile yurtdışından ithal edeceğim (tıpkı bizim çocuk bakıcısını yaptığımız gibi).&lt;br /&gt;Anneannemin “fakir fakir olmaz akıllı olsa” diye bir lafı var. Şimdi anlıyorum. Benim eşim de yokluk içinde büyümüş, sıkıntıyla okumuş biri ama bugün Boğaziçi Üniversitesi mezunu kendi işi olan bir adam ise gençlik yıllarında az paraya sebat edip, kendini göstermek için deli gibi çalışmasının büyük payı var. Hala da ya birgün işim olmazsa korkusu taşıyor. Ben refah içinde büyümeme rağmen, üniversite yıllarında tek başıma yaşarken babamdan fazla harçlık istememek, istediğim bazı şeyleri kendi paramla almak için anketörlük, telefonla pazarlama, promosyon dağıtımı bile yapmışlığım var (ki babam hala bunları bilmez). Yine mezun olunca iş bulana kadar sabhlara kadar üç kuruşa çeviri yapardım. Mezun olunca girdiğim eğitim danışmanlık firmasında, Boğaziçi mezunuyum triplerine girmeden fotokopi çekmek, asistanlık yapmak hatta müşterilere çay kahve yapmaya kadar her türlü ayak işini yapmışlığım var. Hatta son işimde ihracat uzmanı olarak çalışırken, siparişin çıkışı yetişsin diye depoda ambalaja yardım eder, minicik cüssemle (o zamanlar 52 kiloydum) koli taşımışlığım bile var. İşine saygısı olmayan, işini iyi yapmayan, çalışmak istemeyene ne burda ne de işsizliğin olmadığı ülkelerde iş yok.&lt;br /&gt;İşte bu yüzden artık işsizim diyene acımıyorum, siz de acımayın emin olun iş var ama çalışan yok!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-5957287105667820418?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/5957287105667820418/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=5957287105667820418' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/5957287105667820418'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/5957287105667820418'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/12/isizlere-acmayn.html' title='İşsizlere Acımayın'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/SUrtryAQQDI/AAAAAAAAAA0/3syMyei_OVc/s72-c/Neden+Burday%C4%B1m.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-1356688382290056029</id><published>2008-12-16T04:58:00.001-08:00</published><updated>2008-12-16T05:04:55.643-08:00</updated><title type='text'>Issız Adam</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/SUenZcZ1OxI/AAAAAAAAAAs/Rb2yGUT6rTM/s1600-h/Issiz-Adam-1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5280373143678302994" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 103px; CURSOR: hand; HEIGHT: 140px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/SUenZcZ1OxI/AAAAAAAAAAs/Rb2yGUT6rTM/s320/Issiz-Adam-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;En kötü huylarımdan biri, en sıkışık zamanlara başka işler sıkıştırmam, durumu kendim için daha da zora sokmamdır. 30 sayfalık bir odev verip sunumunu yapacağım, eşimin ofisi için görüşmelerimin olduğu bir haftaya, bir de bir arkadaşıma, gösterimden kalkmak üzere olan Issız Adam filmine beraber gitme sözü verdim. Söz verince kolayca cayabilen tiplerden olmadığım için de, sabah 11.15 seansı gibi benim için abuk bir saatte sinemaya gittik (ki gece 5’de yatmıştım). Neyse görmesem, vizyondan kalksa pişman olurdum o bakımdan iyi oldu. Ama tabi filme gidince film hakkında yazmak da bana farz oldu!&lt;br /&gt;Birçok kişi filmden ağlayarak çıktığını yazmış, özellikle de erkek karakter Alper için ağladıklarını söylemişlerdi. Beraber gittiğim kız arkdaşım da onlardan biri oldu ve filmden ağlayarak çıktı. Ben ise “beter olsun lavuk” diyerek... Sebebine gelince tabi ki anlatacağım.&lt;br /&gt;Filmin konusuna girmeyeceğim, izleyenler bilirler, izlemeyenlere de ayıp olmasın. Öncelikle filmin izleyici kitlesi ile ilgili bir tespitim var. Filme giden kadınları üçe ayırabiliriz. Birinci grup benim hala şanslı mı şanssız mı olduklarına karar veremediğim, ilk flörtleri ile evlenen veya gerçek bir ilişkiyi sadece eşleri ile yaşamış olanlar. İkinci grup daha önce başka ilişkileri olmuş ama sonunda evlenmiş ve mutlu kadınlar, üçüncü grup ise filmdeki gibi ilişkileri yaşamış, terkedilmiş ve filmdeki gibi adamlar yüzünden hala mutluluğu yakalayamamış kadınlar (ki şu an evli ya da bekar olmaları fark etmez).&lt;br /&gt;Sanırım filme ağlayanlar birinci ve üçüncü gruptakiler. Birinci grup nedense adama acıyıp, durumu dramatik bulanlar. Üçüncü grup ise adamdan ziyade kendine ağlayanlar, acaba beni terk eden adam da arkamdan böyle üzüldü mü diyenler. İkinci gruptakiler ise yani benim gibiler ağlasak ağlasak ancak kıza ağlarız, ki bence onun da ağlanacak durumu düzelmiş, artık gerek yok. Adam içinse tek söyleyeceğim “beter olsun, hatta bence sonunda siroz falan olmalıydı” demek.&lt;br /&gt;Çağan Irmak’ın hikayesi çok bilindik bir metropolitan ilişki hikayesi, sadece daha önce kimse ilişkileri anlatırken bu kadar dürüst olmadığından (en azından erkekler açısından) çarpıcı gelen bir hikaye. Ve bence filmin adı adama acıyan şekilde “Issız Adam” değil “Alçak Adam” olmalıydı.&lt;br /&gt;Bağlanma korkusu sadece erkeklere has değil, bilmeliler ki kadınlar da bağlanmatan korkuyor. Biri ile evlenin ya da ilişkiye girin farketmez, anlamı şudur ki: “ben sana, başka sevgili, başka aşk ihtimallerinden, hatta daha iyi olma ihtimallerinden bile vazgeçecek kadar değer veriyorum”. Bu bir fedakarlıktır, hele de gençseniz daha da büyük bir fedakarlıktır, çünkü gerçekten daha iyi, daha harika sevgililer bulma şansınız gerçektir, varsayım değildir. Buna rağmen birini sevmek ve o sevgiye sahip çıkmak da cesaret isteyen bir şeydir. Ve bu konuda kadınlar erkeklerden daha cesurdur.&lt;br /&gt;Sonuç olarak filmi izleyin mutlaka, ama ağlarım diye gitmeyin, seyrettikten sonra ağlayıp ağlamayacağınız zaten sizin hikayenize bağlı olacaktır, boşuna mendil almak için erken davranmayın.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-1356688382290056029?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/1356688382290056029/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=1356688382290056029' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/1356688382290056029'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/1356688382290056029'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/12/issz-adam.html' title='Issız Adam'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/SUenZcZ1OxI/AAAAAAAAAAs/Rb2yGUT6rTM/s72-c/Issiz-Adam-1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-7030507214562774532</id><published>2008-12-12T15:46:00.001-08:00</published><updated>2008-12-12T15:50:10.840-08:00</updated><title type='text'>Yılbaşı Hazırlıkları ve Çelişkiler</title><content type='html'>Yılbaşı yaklaşıyor ve benim içsel çelişkilerim artıyor. Her sene birden fazla soru kafamı kurcalıyor. Öncelikle Müslüman’ım, dinimden de memnunum. Ama seremoni sevdiğimden midir nedir bilemiyorum, başka dinlere ait özel günler de çok hoşuma gidiyor. Tahmin edeceğiniz gibi birinci sırada da noel geliyor, gerçi paskalya, şükran günü gibi günleri de severim ama onları kutlamaya yeltenmem de noel zamanı pek çekici gelir. Bunda da seyrettiğimiz Amerikan filmlerinin, caddelerimizi dolduran yabancı kaynaklı mağazaların büyük payı var sanırım. Gerçi biz noel haftasını değil sadece yılbaşı gecesini biliyoruz ama aslında yurtdışında olduğu gibi İstanbul’da da yılbaşından önce noel haftasında caddeler ışıklandırılmış, mağazalar süslenmiş, alışveriş çılgınlığı tetiklenmiş oluyor. Bize ait olmasa da hatta bir yanım bir Müslüman olarak kutlamamın abesle iştigal olduğunu söylese de yabancıların noel seremonilerini itiraf ediyorum ki seviyorum. Çünkü noel, hediye vermeyi, evi süslemeyi, parti vermeyi, güzel sofralar hazırlamayı içeriyor ve bunlar da benim gibi bir terazi burcu kadını için estetik duygumu gıdıklayan şeyler. Rengarenk süslenmiş bir yılbaşı ağacına bakmaktan hoşlanmayan, hediye almayı ve vermeyi sevmeyen, güzel bir sofrada yemek yemeği ve eğlenmeyi istemeyen var mı bilmem ama bunlar benim için çok cazip. Her sene bu kutlama bana ait değil düşüncesi ve yılbaşını sevme suçluluğu ile kutlama isteği arasında yaşadığım çelişkilerin bu sene de vakti geldi. Geçen sene iki çift arkadaşımızı çağırıp, bir dolu yemek yapıp, hediyeler alıp, sofrayı ve evi süsleyip gecenin ilerleyen saatleri için XL Tabu oyunumu hazır etmiştim. Gerçi gece pek hayallerimdeki gibi olmadı, bir çift bankacıydı ve o gün çalışıyorlardı, bayan arkadaşım işten geç çıkınca kocası ondan evvel gelip duruma sıkılınca, biraz gerildiler, diğer çift zaten geç geldi ve yemek yemedi, üstelik bizim yatağımızda uyuyan çocuklarına bakma işi olduğundan anne olan sürekli yatakodası ve salon arası mekik dokumak zorunda kaldı. Kimse doğru düzgün içki içmedi, herkes erken kalktığı için erkenden uykuları geldi. Zaten geç gelen çift erken ayrıldı. Kalan gergin çiftimiz biraz rahatladı ama onlarla da başladığımız oyun çok sürmedi. Kısacası fiyasko değilse de hayallerimin eğlenceli gecesi değildi. Yemekler, süsler, hediyeler için plan, eylem ve ertesi gün temizliğini de düşününce geçen yıl bir daha bunu yapmayacağım dedirtmişti. Ancak yaklaşan yılbaşı yine beni düşündürmeye başladı. Çünkü bir içsel çelişki de yılbaşında ne yapılacağı konusunda yaşanıyor. Dışarı çıkmak kendi paranla rezil olmak demek, yemekler kötü, servis berbat, her yer kalabalık ve de aslında eğlence zoraki oluyor. Üstelik kızımı evde bakıcısı ile bıraksam ikisini de terk etmişim gibi suçluluk duyuyorum. Ayrıca araba kullanacaksan içki içemiyor, yok içerim ama taksiye binerim dersen ya taksi bulamıyor ya da sermayeyi kediye yükler gibi gece tarifesinden hayli göçüyorsun (hele de en iyi mekanlar karşıda deyip Avrupa yakasına gidersen daha da fena). Çevremde benim gibi ev partisi veren ve bizi de davet eden yok, hanımlar yorulmak istemiyorlar ne de olsa. Eeee ne yapacağız, hiçbir şey yapmadan evde oturmak da bana çok acıklı geliyor. Daha önce onu da denemişliğim var ama sonradan birşey yapmamaktan da pişman olmuştum. Bu durumda kutlama konusunda, çelişkime rağmen kutlamayı seçeceğime ve dışarı da çıkmayacağıma göre geriye ne yapmalı ve kiminle yapmalı soruları kalıyor. Bu da ayrı bir çelişki, çünkü ev partisi düzenlemek tam bir sanat. Gelecek olanların birbirini sevip anlaşması, kişi sayısının ve kadın erkek sayısının eşitliği, muhabetti baymayanı bulmak, içki içen ama sarhoş olup ortamı bozmayanını seçmek, eğlence anlayışlarını tutturmak hayli zor. Buna uyku saatleri olan küçük çocuk ve bebekleri, bakıcıları, gelenlerin eve dönme problemlerini (uzaklık, içki problemi vs), yemek seçmeleri gibi sorunsalları da katınca herşey zorlaşıyor. Sonuçta ben o kadar yorulup uğraştıktan sonra herkes yemeklerimi yesin, soframı övsün, hazırladığım içkileri içsin, hediyelerimi beğensin, oyun oynamaya burun kıvırmasın, eşiyle kavga etmesin kısaca eğlensin istiyorum. Bunlar bencilce istekler olabilir sonuçta kendim eğlenmek için onlar da eğlensin istiyorum ama bunu haketmek için de yorulmaya razı geliyorum, o halde bencillik sayılmaz diye düşünüyorum. Önümüzdeki günlerde de çelişkilerimle başbaşa, bu sorunlu noktaları düşünüyor ve plan yapıyor olacağım, hadi bakalım hayırlısı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-7030507214562774532?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/7030507214562774532/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=7030507214562774532' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/7030507214562774532'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/7030507214562774532'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/12/ylba-hazrlklar-ve-elikiler.html' title='Yılbaşı Hazırlıkları ve Çelişkiler'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-7970661284133674087</id><published>2008-12-12T15:09:00.001-08:00</published><updated>2008-12-12T15:09:48.233-08:00</updated><title type='text'>Geçmiş Bayram Üzerine</title><content type='html'>Köşe yazarlarına öykünüp bayram zamanı eski bayramlar ya da kesilen kurbanlarla ilgili bir yazı yazmak vardı...Ama ben yaşamak yerine yazanlardan olmamak adına bayram boyunca laptopumu açmadım. Öyle olunca da yazım geçmiş bayram üzerine olacak haliyle. Anlatacağım şey de bayramda ne yaptığım. Aslında bayramları, hatta klişe haline gelen “büyüklerin çocukluk bayramları”nı çok severim. Ne zaman nostalji yapsam babamın “nostalji yaşlılık belirtisidir” lafını hatırladığımdan artık modern dünyanın günümüz koşullarında olabilecek en iyi bayramı geçirmeye çalışıyorum. Bayram öncesi evimi temizledim, çikolatalar (hem eve hem götürmek üzere) aldım, yemeklerimi hazırlayıp dolabıma koydum hatta zeytinyağlı dolma bile sardım (ki bu daha da bir yaşlanma belirtisi olsa gerek). Kızımın ve bakıcımız Halide’nin bayramlığını almayı, kendime de yeni sayılacaklardan bir bayram giysisi kombinlemeyi unutmadım. Eşim çok çalıştığı ve kısıtlı tatil imkanlarından biri olduğu için çalışmayacağı toplam üç gün için bir program yaptık. Birinci günü tamamen aileye aitti (ki bu kayınvalidem, görümcem, kayınbiraderim ve eşimin en sevdiği amcasını içeriyor). Genelde Ramazan bayramını burada, kurban bayramını ise Erzurum’da yaşayan benim ailemin yanında geçirdik. Ama bu sene abimin 6 yaşındaki kızı ile benim 20 aylık kızımın birlikteliğinin bize huzur vermeyeceğine kanaat getirdiğimizden, her gün misafirlerle dolup taşan, kurban kesmenin (genelde milka ineği büyüklüğünde bir şey oluyor) ve dağıtmanın ciddi bir seremoni olduğu baba evine sadece 3 gün için gidip orada da çocuklarla bir kabus yaşamak istemedik. Biz de kurban  keseceğimizden diğer bayramlarda kahvaltıya gittiğimiz kayınvalideme bu sefer öğlen gitme kararı aldık. İlk defa erken kalkıp bayram namazına bile yetişen eşim dönünce mükellef bir sofrada hep birlikte kahvaltı ettik, aile büyüklerimizi arayıp bayramlaştık, bayram harçlığı, süslenme falan derken sonra eşim gidip kurbanımızı kesti. O arada ben de arkadaşlarımı aradım, çoğusuna da mesaj attım ama öyle genel ve saçma bir mesaj yerine hepsine ayrı ayrı mesaj yazdım. Sonra eşimin getirdiği etleri parçalayıp poşetledik. Sonra da kayınvalideme gittik. Bu sene yemekden ziyade bir çay sofrası olmasını kararlaştırmıştık, bu sebeple ben de arife gününden iki tepsi poğaça yapmıştım. Kayınvalidem dayanamayıp yemek de pişirse de hepimiz kısır, zeytinyağlı dolma, karışık kızartma gibi yiyeceklerle doyduk. Kızım da sofra zamanı öğlen uykusunu uyuduğundan mükemmel oldu, o uyanınca da tatlılarımızı yemeğe dışarı gittik. Akşama da eşimin amcasına davetliydik, orada başka akrabalar da vardı. Akşamı kızımın uyku saatine göre sonlandırıp evimize geldik. İkinci ve üçüncü günlerde de sevdiğimiz arkadaşlarla program yaptık, dışarıda buluştuk. Erenköy Play Barn, biz ve çocuklu diğer arkadaşlarımız için, biz sohbet ederken çocukların rahat rahat yayıldığı ve ablalar ile oyun oynadığı bir yer olarak kurtarıcımız oldu. Kapalı bir mekanda gezip, yiyip içip sohbet etmek içinse Palladium’a gittik. Üç gün su gibi akıp geçti. Her gün bir sürü insan gören, mekan değiştiren kızım da yorulmuş olsa gerek ki geceleri deliksiz uyudu. Her ne kadar annem, babam, abim, eşi ve yeğenimi görememenin burukluğu olsa da kısıtlı zamanımızı hem bayramı bayram yapan şeyleri yaparak hem de gönlümüzden geçtiği gibi arkadaşlarla buluşarak en iyi şekilde değerlendirdiğimizi düşünüyorum. Herkesin de güzel bir bayram geçirmiş olmasını diliyorum, her ne kadar geçmiş olsa da....&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-7970661284133674087?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/7970661284133674087/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=7970661284133674087' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/7970661284133674087'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/7970661284133674087'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/12/gemi-bayram-zerine.html' title='Geçmiş Bayram Üzerine'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-8924036889807776192</id><published>2008-12-03T15:41:00.001-08:00</published><updated>2008-12-03T15:41:35.752-08:00</updated><title type='text'>Ballandırmak</title><content type='html'>Güzel bir başlık gibi gelebilir size bu. Ama aslında bana güzel gelmeyen birşeyden bahsedeceğim. Hayatını ballandırarak anlatanlara gıcığım var, yani kıskanıyorum diyeceğim ama inanmıyorum ki kıskanayım. Başta bazı köşe yazarları, sonra bazı blog yazarları, televizyonda program sunan tipler, hatta günlük hayatta karşı komşunuz bile oluyor bu. Halinden memnun olmak kötü bir şey mi diyeceksiniz. Tabi değil ama bana yapay geliyor. Yani kişinin kendine bir tipleme çizmesi ve anlattıklarını hep o çerçeveye sığdırmaya çalışması gerçekçi değil sanki. Söz gelimi Ayşe Arman, bir anlatıyor sevgilisi ile aşkını sanki Angelina Jolie, Brad Pitt ile evlenmiş (ki onların ki bile mükemmel değil). Sonuçta kel kafalı bir adam, sen seviyor olabilirsin ama bizim gözümüze sokmana ne gerek var J Üstelik aynı adamı, iyi bir şirkette üst düzey yönetici olmasa, ona Dubai’de bu hayatı sunmasa ve de hepsinden önemlisi onu sosyeteye sokup hem statüsüne hem de röportaj dosyasına katkıda bulunmuş olmasa sever mi ya da bu kadar ballandırır mı bilmem.&lt;br /&gt;Sonra annelik sitesi sahibi biri var ayrıca garipsiyorum. Annelik üzerinden kendine ekmek kapısı açmış, iyi güzel ama sanırsın bir o anne. Yazılarında da bir dili var, şöyle yapmalıyız, böyle etmeliyiz diye, insan sanıyor ki ben dünyanın en kötü annesiyim böyle olamıyorum ya da bu kadın mükemmel anne.&lt;br /&gt;Yine televizyonda bir el becerisi programı var, ki ilk başlarda ben de seyrediyor ve biraz zevk alıyordum ama gittikçe dozu kaçtı, “hiçbirşeyi atmayalım, herşeyden bir şey üretelim” teranesi mutlu ev kadını ballandırmasının dozunu kaçırdı, millet gösterilenleri yapmak için ekstra masraf eder oldu.&lt;br /&gt;Yine bir komşum, havuzlu, fitness center’lı bir sitede bahçe dubleksi alıp taşınan bir başka komşumuzun evine binbir türlü kusur bulurken, daha mütevazi bir sitede yatırımlık aldığı 2+1 daireyi bir ballandırıyor ki sormayın, insan diyor ki “bahçe dubleksi de neymiş ne salaklık!”&lt;br /&gt;Bir başka tanıdığım ise gittiği doktordan, aldığı makarna markasına kadar herşeyinin azimli bir savunucusu. Kendinizi kaptırısanız bir üst sınıf arabanızı satıp onun bir alt sınıf arabasının aynını almak isteyebilirsiniz, çünkü o kadar şahane ki!&lt;br /&gt;Hele bir arkadaşım aşırı kiloları yüzünden gittiği diyetisyeni ile arasındaki diyaloğu anlattı, artık koptum. Diyetisyen demiş ki “... hanım siz aslında çok güzel bir bayansınız ve bunun bilincindesiniz, bu yüzden zayıflamaya azmetmemişsiniz”. Bunu söylerken de güzelliğinden emin bir yüz ifadesi yapıyor. Üstünden 4 ay geçti hala gülüyorum, hatta şu an yazarken bile J&lt;br /&gt;Nedir bu ya anlamıyorum! Galiba bizim ailede bir bozukluk var. Annem biz büyürken o kadar çok “aman söylemeyin, nazar değer” dedi ki, hiçbir şeyimizi övemez, ballandıramaz olduk. Bugüne kadar kimseye ben de şöyleyim, benim de şuyum şahanedir, aman da benim aldıklarım, bak bunu ne şahane yaptım demedim. Yeni aldıklarımı ısrar edilmediği sürece göstermekten, varımı bilmeyenlere söylemekten korktum. Sahip olduklarına şükretmek, onlarla mutlu olmak güzel ve doğru ama bunları ballandırmak, ortaya sermek yanlış geliyor bana. Hele herşeyi mükemmel yapdığını söylemek, kendindekini en mükemmeli bende diye lanse etmek, kendi fikrini başkalarına en doğru diye dayatmak, kusursuz insan portreleri çizmek daha da tuaf. Ya da ben tuafım belki de çünkü bırakın kendimi ballandırmayı birisi iltifat etse utanıyor hemen söylediği “başarıma, iyi yönüme veya her ne ise ona” nazar boncuğu olsun diye kendimi yerecek, o söylenen iyi şeyi azımsatacak birşey ekliyorum. Çünkü kabul etmek hatta “evet öyle” diye sazı elime alıp kendimi abartmak bana uymuyor. Çünkü kıskanılmak istemiyorum, nazar değer diye korkuyorum. Hep bu annelere sebep, anne nasılsa kızı da öyle oluyor galiba. Benim annem eşi ile kavga eden arkadaşa “aman benimki de öyle” der, kendi kocasının asla yapmayacağı birşey olsa da. Asla evimizde kavga olmamış olmasına rağmen, başkalarına her evde kavga olur der. Çok şıksınız diyene siz de öylesiniz diye mukabil eder. Yeni elbisesini onu alamayacak olanların yanına giymez, olmayanın yanında takısını takmaz, hatta bazen kendinden fazlası olanın yanında bile takmaz. Ondan böyle kendimi ballandırma özürlü oldum herhalde diyeceğim. Ama bak yazarken farkettim ben de ballandıracak birşey buldum: annemi ballandırdım biraz. Hemen düzelteyim tevazu abidesi gibi görünmesin kendinin pek çok gıcık olduğum huyu vardır.&lt;br /&gt;Siz bana bakmayın, eğer gerçekten kendinizi inandırıyorsanız ballandırabildiğiniz kadar ballandırın!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-8924036889807776192?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/8924036889807776192/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=8924036889807776192' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/8924036889807776192'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/8924036889807776192'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/12/ballandrmak.html' title='Ballandırmak'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-1622933908413052167</id><published>2008-12-03T14:41:00.000-08:00</published><updated>2008-12-03T14:42:11.300-08:00</updated><title type='text'>Hayatı başkaları üzerinden yaşamak</title><content type='html'>Hıhh bu ben değilim diyorsunuz, değil mi? İnsanın öyle olsa bile kendine dahi itiraf edemeyeceği bir itham bu. Bir kere başkalarının ne dediğine aldırmamak daha cool bir duruş. Başkaları üzerinden hayatı yaşamak ise tam bir looser (hayatta kaybeden) vaziyeti, ezik mi ezik bir şey. Kimse böyle yaptığını kabul etmez. Tıpkı herkesin kendi aklını beğenmesi gibi başkalarının ne dediğine de aldırmadığımızı söyleriz. (Bu arada yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim. Bu lafa bayılırım: “Dünyada en adaletlice dağıtılan şey akıldır. Neden mi? Çünkü kimse kendine düşen akıl hissesinden şikayetçi olmaz. Nasıl olsun ki aklını beğenmemesi için aklından ötesini görmesi gerekir.”)&lt;br /&gt;Hepimiz kendimizi diğerlerinden farklı, herkesten daha özel, şahsına münhasır olduğumuzu zannediyoruz. Kendine güvenli, kendi için yaşayan, sadece kendi istediklerni yapan portreler çizmeye bayılıyoruz. Peki öyle miyiz gerçekten? Etrafımdakilere bakıyorum ve de kendime.. Pek de öyle olmadığını görüyorum. En basit örnek süslenip bir yere gidince “aaa kimin için süslendin?” diye sorarlarsa “kendim için tabi ki, ben hep kendim için süslenirim” diyoruz. Halbuki gerçekten kendi için süslenen kişi yanında kimse olmasa bile askılı ipek geceliği ile uyuyan, evde en şık kıyafetleri ile gezen, dışarı çıkmayacağı günler de bile saçına fön çektiren kişidir. Var mı böyle tanıdığınız?&lt;br /&gt;Pek çok anne baba hayatı çocukları üzerinden yaşamıyor mu? Çocukları artık onlara ihtiyaç duymadıkları, fikirlerini almadıkları zaman boşluğa düşmüyor mu?&lt;br /&gt;Muhitlerinin normlarına aykırı eylemlerini saklamadan gizlemeden yapan kaç kişi var? Mesela Fransız koleji mezunu bir arkadaşım, ortaokul mezunu kuzeni ile evlendi, tahmin edeceğiniz üzere düğününe kolejden bir tek arkadaşı bile davetli değildi. Bir başka arkadaşım evli bir adamla hem de eğitim seviyeleri hatta ekonomik durumları bile eşit olmayan bir adamla ilişki yaşadı ama böyle bir ilişkisi olduğunu ben çok sonradan başkalarından öğrendim ve devam ettiği sürece de asla diğer erkek arkadaşların konu edildiği gibi bunu dillendirmedi. Aaaa amma da arkadaşların varmış diyenleriniz vardır. Siz hep mükemmel kişilerle arkadaşlık ediyorsunuz değil mi? J&lt;br /&gt;Mutluluk konusunda da durum aynı değil mi? Pek çok kişi elindekilere şükretmek için başkalarının kötü durumlarını görmeyi beklemiyor mu? Ancak başkları ile karşılaştırıldığında elimizdekilere kıymet biçmiyor muyuz? Gerçekte mutlu olmadığı halde aman millette ne kötü eşler var deyip bizim olana sarılmak, ya da tam tersi falancanın eşinin yaptığı bir şeyi bizimki yapmıyor diye carlamak, arkadaşınızın terkedildiğini duyduğunuzda her gün kavga ettiğiniz sevgilinizle olan ilişkiniz için tahtalara vurmak veya Ayşe’nin kocası gibi bir gün olsun beni şımartmadın diye kocanıza laf sokmak... Birini ya da öbürünü mutlak yapıyoruz.&lt;br /&gt;Çocuklarımız da nasibini alıyor elbet, “falancanın oğlu ... okulunu kazanmış sen sınıfı zor geçiyorsun” gibi cümleler de karşılaştırmanın sonucu değil mi? Kızımın dişi yaşıtı olan çocuklardan birkaç ay geç çıktı diye eşime en az 3 kez sormuşluğum var: “acaba bir dişçiye mi gitsek?” Parkta salıncakta birbirini tanımayan annelerin klasik muhabbeti “sizinki kaç yaşında?”. Sorudaki maksatta şu, çocuğun boyunu, kilosunu, hareketlerini kendi çocuğu ile karşılaştıracak ki kendinin ki önde mi geri mi kalmış anlasın. Yanlış anlamayın ben de yapıyorum, farkım yok berikilerden. J&lt;br /&gt;Daha da fena düzeyi var bu durumun, yani başkaları üzerinden yaşamanın; kendini değerli kılmak için başkalarını değersiz kılmaya çalışanlar, kendi mutsuzluğunu kapatmak için milleti birbirine katanlar, birinin bozulduğunu görmekten zevk alanlar, kendi güvensizliklerini kapatmak için hep karşısındakinin sinirine dokunacak eleştirilerde bulunanlar var hayatta. Sokakta gördüğü çok hoş bir hemcinsinin en acil tarafından bir kusurunu keşfetmek (özellikle kadınlarda), kendinden başarılı gördüğü birinin başarısız addeddiği bir yönünü bulmak (iyi iş buldu ama koca bulamadı, evlendi ama hala çocuğu yok vs.) bazıları için çok normal. Ama siz öyle değilsiniz, asla yapmazsınız değil mi? J&lt;br /&gt;Etrafınızdaki arkadaşlarınızın, çalışma ortamını paylaştıklarınızın en az bir yönünü kıskanmıyor musunuz? Kıskanılacak hiçbir yönü olmayanlar zaten kayde değer değil sizin için, de...bir şeyini kıskandıklarınızın kusurları dikkatinizi çekmiyor mu? “Ay yakışıklı sevgilisi var, ama herif çok cimri”, “3 dil biliyor ama ne işine yarıyor sonuçta maaşı benimle aynı değil mi?”.&lt;br /&gt;Bu liste böyle uzar gider. Demem o ki aslında hepimiz hayatı başkaları üzerinden yaşıyoruz. Bu kimi zaman kıskanmak, kimi zaman “millet ne der” diye kendimizi frenlemek veya saklamak, kimi zaman mutluluğumuzu ya da mutsuzluğumuzu başkalarının hayatları ile ölçmek şeklinde zuhur ediyor. Başkalarının ne dediğine aldırmayan, hep kendi istediği gibi yaşayan kimseye özenmeyen tipler gerçekten parmakla gösterilecek kadar az. Mesela Aysel Gürel gibi giyimininde, konuştuklarında, ilişkilerinde başkalarının etkilerini sıfırlayan insanlar var elbet. Ama onları da kısaca deli diye ayıklıyoruz. Rahmetli bir röportajında “bana deli demelerine izin verdim, böylece istediğim gibi davranma özgürlüğüm oldu” kabilinden birşeyler söylemişti.&lt;br /&gt;Biz normal(!) insanlara ise tek seçenek kalıyor, hayatı başkaları üzerinden yaşamak ama öyle değilmiş gibi yapmak!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-1622933908413052167?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/1622933908413052167/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=1622933908413052167' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/1622933908413052167'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/1622933908413052167'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/12/hayat-bakalar-zerinden-yaamak.html' title='Hayatı başkaları üzerinden yaşamak'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-3192819124202956350</id><published>2008-11-27T17:51:00.001-08:00</published><updated>2008-11-27T17:51:25.583-08:00</updated><title type='text'>İşsizlik sendromu</title><content type='html'>Tatsız bir konu olmakla birlikte değinmeden edemeyeceğim. Son günlerde bangır bangır işsizlik konuşuluyor. Hiçbirimiz global kriz gerçekten Türkiye’ye ulaştı mı yoksa krizin “k”sı bile bundan fayda sağlayacak kişilerin ekmeğine yağ mı sürdü bilmiyoruz. Benim finansal piyasalara fazla kafam basmaz, borsa falan dimağımın pek almadığı şeylerdir. Risk sevmeyen, sağlamcı bir tip olduğumdan olsa gerek ilgilenmem, bu yüzden de bilgi haznemi bu konulara yormam. Ancak birkaç kez makro ve mikro ekonomi, şirket finansı, finans gibi dersleri almış biri olarak hala, durumu zorda olmayan, karı büyümekte olan koca bir bankanın 1400 kişiyi işten çıkarması ile krizi ilişkilendiremiyorum. Yine bir başka Türkiye devi firmanın ya sendika ya biz diye binlerce sendikalı işçisini işten çıkarmasının kriz başlığı altında değerlendirilmesini anlamıyorum. Bana öyle geliyor ki krizin lafı radikal değişiklik yapmayı, kadrolarını değiştirmeyi düşünen firmalara bahane oluyor. 1400 kişiyi tek tek işten çıkarmak için hepsine bahane bulmak zor, kriz geldi diye tek sebeple kapı önüne koymak kolay. Üstelik kriz olduğunda gerçekten perişan olanlarda zaten iş sahipleri değil ki, hangisi geçirilen bunca krizde batmış, hangisi bir jetini, bir yatını satmak zorunda kalmış? Kriz de batanlar da orta halli tüccar, esnaf falandır. İşsiz kalan beyaz yakalılardır. Açıkçası ben apolitik biri olmayı tercih edenlerdenim, zengin düşmanlığı yapan tiplerden hiç değilim, zengin olmak istemeyen insan var mı? Ancak üniversiteden 2000 yılında mezun olmuş biri olarak 2001 ve 2003 krizlerinin dilimde bıraktığı acı tat hala geçmedi. Türkiye’nin en iyi üniversitesinden mezun olup aylarca iş aramak, sonunda küçük bir firmada komik bir maaşa çalışmak, başvurduğum binlerce firmadan cevap bile alamamak, sonrasında da eleman alımını çoktan durdurmuş adam gibi uluslararası firmalardan hiçbirine girememek yüzünden, pek bir hevesle başladığım ve babamın “kızım akademisyen ol” öğütlerine “hayır ben özel sekötrde çalışacağım” diye atladığım çalışma hayatından çabucak sıtkımın sıyrılmasına sebep oldu. Benden birkaç yıl önce mezun olanların girdikleri firmalarda aldıkları maaşları ben 5 yıl sonra bile alamadım. Şansıma en berbat Türk firmalarında, en abuk şeylerle uğraşarak, verilen maaşa razı olarak çalıştım. İlk çalıştığım firmada kriz oldu diye patron öğle yemeklerini kaldırmış yerine sandiviç vermeye başlamıştı, hatta sandiviç malzemeleri buzdolabında duruyor onu bile biz hazırlıyorduk. İkinci çalıştığım firmada, genel müdür yardımcısının dinsel tacizlerine (modern görünüm altında yeşilci bir anlayışla İK yöneticiliği yapmam gerekiyordu), kriz bahanesi ile maaşların düşürülmesine (tam bu sırada kiralık plaza katının GM odasının parkelerini yenilemek masraftan sayılmıyordu) katlandım ancak bostancı maslak arası sabah akşam 4 saat alan ulaşım sorunsalına azalan eleman sayısı nedeniyle servisimizin iptal edilmesi ve 5 kişi bir arabada işe gelmek zorunda bırakılmamız eklenince koptum. Beşinci olan bendeniz her sabah Çamlıca’ya kadar kendi imkanları ile gidiyor, Çamlıca’da ikamet eden diğer 4 erkek ile maslak’a kadar korkunç bir yolculuk yapıyordum. Dinci geçinen bu pis kokulu adamlar bari önde sen otur bile demiyorlardı. 5 yıllık kısa iş hayatımda profesyonelliğe, insanlığa ve de insan dimağına sığmayan milyon tane hikayem oldu, anlat anlat bitmez. Sonunda ya delirip katil olacağım ya da işsiz kalacağım diye istifa edip çıktığımda yeniden işsizler ordusuna katılmaya fazla tahammül edememiş ve yine bulduğum ilk işe girmiştim. İstanbul’da tek başına yaşayan ve zaten evinde oturduğu babasından bir de cep harçlığı almayı gururuna yediremeyen biri olarak fazla şansım olmamıştı. Adam beni onca yıl okutmuştu ve işsiz olmamın onda yaratacağı üzüntüyü düşünmek beni daha da üzüyordu. Son işimde 2,5 yıl çalııp rekorumu kırdım. Orada da şaçmalığın dik alası denecek çok şey oldu ama o kadar kötü anmıyorum. Sonuç olarak ekonomik krizlerin sonuçlarını, işsizlik, sonra da “berbat işçilik” olarak bizati yaşadım. Ama gerçekte firmaların krizden falan etkilenmediklerini gördüm. Yemeğimizden kısan patronum Ömerli’deki Kasaba’dan kendine malikane tarzı bir ev aldı, maaşları düşüren genel müdür kısa süre sonra plazada daha lüks bir kata taşınma kararı aldı (kendi duşu olsun diye), son firmamdakiler de aynı teraneydi. Krizler vatandaşı, çalışanı vurdu patronu değil. Tabi işinin hem işçisi hem patronu olanları tenzih ederim.&lt;br /&gt;Televizyonda işsizlik tartışılıyor gene, yine başa döndük. Ağlamaklı haldeki adam 28 yıllık çalışma hayatından sonra işsiz kaldığını karısından çocuklarından utandığını, ekmek getiremediği evde yemek istemekten utandığını söylüyor. Artık çalışmasam da, eşim kendi işini yapsa da korkuyorum, işsizlik lafı bile her an işsiz kalabilirim ve o duygusal sefilliğe geri dönebilirim hissi uyandırıyor. Allah’ım sen yardım et, hem işsizlere hem bize. Parasına para katanlara da akıl, merhamet ihsan eyle diyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-3192819124202956350?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/3192819124202956350/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=3192819124202956350' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/3192819124202956350'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/3192819124202956350'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/11/isizlik-sendromu.html' title='İşsizlik sendromu'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-2870820309412350795</id><published>2008-11-27T16:56:00.000-08:00</published><updated>2008-11-27T16:57:36.928-08:00</updated><title type='text'>Kuaför teorisi</title><content type='html'>Şişmiş gözler ve asık bir suratla kuaförde oturuyorum, 5 dakika önce hışımla girdiğimde istediğim az kahveli neskafeyi yudumluyor ve geçen aya ait bir kadın dergisini karıştırıyorum. Bir yandan da kadınların moralleri bozuk olduğunda vitrin gezerek, dergi karıştırarak ya da kuaföre giderek bunu yendikleri söylentisinin yalan olduğunu düşünüyorum. “Hayır bu kadar yüzeysel değilim” diyorum kendime. Yarım saat önce eşimle, benim 4, onun 3, toplam 7 cümleden oluşan hayli kısa ama sarsıcı şiddetteki kavgamızı edip, gözyaşları ile araba kullanarak randevusunu dünden aldığım röfle işlemi için kuaförüme gelmiştim. Saatlerce kafamda paketlerle oturma ve sürekli kavgamızı ve ilişkimizi düşünme fikri ise şimdiden beni yormuştu. Görünürde tipik bir ebeveyn kavgasıydı, gece uyumayan ve gündüzde “terrible two” denilen döneme yaklaşmış olmasına yorduğumuz ağlama krizleri yaşayan kızımız bizi de tüketmişti. Ama ona kızamayan bizler birbirimize kızıyorduk. Ama derinlerde daha da kızgın ve sandığımızdan daha da yorgunduk. Eşim sürekli çalışmaktan, kendine hiç zaman ayıramamaktan, sonra da geceleri yatağında bile rahat uyuyamamaktan bezmişti. Yorgundu. Ben de yorgundum ama sadece dünden, bugünden değil, gelecekte de kızımın kavgalarımızın baş kahramanı olacağı düşüncesinden yorgundum. Çocukların evlilikleri hem güçlendiren hem de yıpratan şeyler olduğu düşüncesini ise beynimden kovmaya çalışıyordum. Ben dergi karıştırıken düşünceler nehir gibi akıyor. Acaba akşam konuşsak mı? Neden kızımız yüzünden kavga edelim sorunsalını irdelesek mi? Ama zaten yorgun gelecek büyütmesek mi? Hayat böyle mi gidecek? İkinci çocuğa hayır! Zayıflamam lazım. Yeni bir çizme istiyorum, şu elbise harika, bu çanta çok mu pahalıdır.....&lt;br /&gt;Zaman ilerledikçe gözlerimin şişi azalmaya, sinir katsayımda düşmeye başladı, tam evet geçti derken eşimden bir telefon geldi.&lt;br /&gt;-Ne zaman eve döneceksin?&lt;br /&gt;-Niye, ne oldu?&lt;br /&gt;-Ben işe gidiyorum. Kızım çok huysuz, birşeyi var bu çocuğun, fazla yalnız bırakma&lt;br /&gt;-Tamam!&lt;br /&gt;Tamam diyorum çünkü röfle yaptırmaya geldiğimi ve bunun benimkisi gibi bir saç için toplamda 5 saat sürdüğünü ve geçirdiğim 2,5 saati düşersek daha 1,5 saat daha süreceğini söylemem yeni bir gerginlik konusu. Kafamda paketlerle eve gitme kararı almadan önce evi arıyorum, bakıcısı kızımın babası gittikten sonra televizyonda teletubbies seyretmeye daldığını ve babasına mızmızlanmak harici bir sorunu olmadığını söylüyor. Panik yapmaktan vazgeçiyorum. Kuaförüm Yılmaz saçlarımı tamamlarken 2 kahve, kapı önünde soğukta içilen birkaç sigara ve bende olmayan eski sayılardan birkaç kadın dergisi hatmetme sonrası bakımsızlıktan kurtulmuş, sabah ki kavgamı unutmuş bir vaziyette eve yollanıyorum. İtiraf ediyorum ki saçlarımın bakımlı hali beni mutlu ediyor. Evet galiba yüzeyselim. Akşam eşim eve geliyor, tavır koymamaya çalışıyor ama gerçekte de hayli soğuk takılıyorum. Yemeğini yedikten sonra mutfakta bana sarılıyor ve 7 cümlelik kavgamızın sözsüz ateşkesini imzalıyoruz. Belki de bazı şeyleri çok irdelememek iyidir diyorum. Kavganın güzel yanı barışmaktır, kuaför teorisi doğrudur ve  yüzeysel takılmak her zaman daha iyi sonuç verir diyerek kapatıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-2870820309412350795?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/2870820309412350795/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=2870820309412350795' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2870820309412350795'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2870820309412350795'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/11/kuafr-teorisi.html' title='Kuaför teorisi'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-5097309972820718832</id><published>2008-11-13T06:08:00.001-08:00</published><updated>2008-11-13T06:08:40.004-08:00</updated><title type='text'>Bana karşı "ben"</title><content type='html'>Herkes hayatı iki kişilikli yaşar bence: bir ben, bir de olmak istediğim ben diye. Yani aslında herkesin bir asıl olduğu kişilik ve sahip olduğu yaşam var, bir de olmak istediği kişilik ve hayal ettiği yaşam. Çoğumuz bu ikisini kesiştiremez ve hep içimizdeki uktelerle tamamlarız hayatı. Kesiştirebilenler hayatta başarı ve mutluluğa eriştiğine inandıklarımızdır, ya da bizim öyle algıladıklarımız.Mesela ben bayılıyorum hayatı bir ajanda titizliği ile yaşayanlara, gelecek ay ağda randevusunu defterine yazıp atlamayan, 6 ayda bir jinekolağa, senede iki kez dişçiye, belli bir yaşın üstünde iken her sene check-up yaptırmaya gidenlerin hastasıyım. Hiçbir faturayı unutmayan, iade edilmemiş kitapları, cevaplanmamış maili, neden aramadın diye küsen arkadaşı olmayanlara bayılıyorum. Dip boyasını asla farkedemediğimiz, tırnaklarını bakımsız göremediğimiz, saçı sürekli fönlü gibi dolaşanlar, arabası her daim pırıl pırıl olanlar, market alışverişini asla geciktirmeyenler, akşama ne pişireceğim diye öğleden sonra kafa patlatmadan yemeğini hazırlayabilenler, ödevlerini, işlerini son dakikaya bırakmayanlar, her sabah duş alıp sinüzit olmayanlar, gece kaçta yatarsa yatsın sabah erken kalkanlar: soruyorum başka gezegenden misiniz? Yaz kış ipekli ya da saten seksi gecelikleri ile yatağa girenleri, evde bile şık olanları, kapıcıya bile saçını taramadan, rujunu sürmeden kağıyı açmayanları, bir dolap dolusu kıyafet önünde hala giyecek birşey bulamamaktan yakınmayan ve her yere ne giyeceğini gayet iyi bilenleri, alışverişte hep ihtiyacı olan şeyleri alanları, her kıyafetini doğru kombinleyenleri, haftada 4 gün spora gitme azmini gösterenleri de çok kıskanıyorum. Hele yemek yemeği dozunda bırakanları, akşam 6'dan sonra yemeyenleri, ikiz bebek doğurup dal gibi kalanları gördükçe daha fena oluyorum. Okumak istediğim binlerce kitabı zaten okumuş olanlar, bir konunun uzmanı olanlar, bir mevzuda ilk danışılanlar benim ikoncanlarım. Kısacası böyle biri olmak istiyorum yani bunların hepsi olmak! Çok şey mi istiyorum ? :) Efendim duyamadım? Hepsi olmak zaten elimde mi? Evet biliyorum ama olamıyorum işte. Çünkü ben neysem oyum, ötesi yok, "bir ben var benden içerü" durumu yok. Üniversitede iken kankim bana "senin gün gelip de işe gidebileceğine inanamıyorum, nasıl olacaka bu?" derdi, çünkü tam bir gece kuşuydum ve sabahları kalkma problemim vardı. 5 yıl süren çalışma hayatından sonra işi bırakınca özüme döndüm yine, yani yine sabahları kalkamıyorum. "Mevcut ben" baskın çıkıyor, "olmak istediğim ben" güdük kalıyor ne yapayım?Kendime bayılmıyorum sadece yapabildiklerime, yetiştirebildiklerime şükredip, mevcut benle mutlu olmaya çalışıyorum (bknz "şükredebilmek" konulu yazım). Ama daha iyi olabileceğime, olmak istediğim bene ulaşabileceğime de inancımı yitirmiyorum (ümit fakirin ekmeği ne de olsa). Ama hayal kurmak eğlencelidir, benim hayallerimi de bu olmak istediğim ben halleri dolduruyor, hayali bile beni mutlu ediyor :) Hadi siz de düşünün olmak istediğiniz "siz"i ve biraz hayal kurun!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-5097309972820718832?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/5097309972820718832/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=5097309972820718832' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/5097309972820718832'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/5097309972820718832'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/11/bana-kar-ben.html' title='Bana karşı &quot;ben&quot;'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-4876420190826367655</id><published>2008-11-13T05:30:00.001-08:00</published><updated>2008-11-13T05:30:59.774-08:00</updated><title type='text'>Şükredebilmek</title><content type='html'>Arabada iş saati trafiğinin hemen ardından, arta kalan trafikte, Avrupa yakasına bir arkadaşıma gidiyorum. Can sıkıntısından vefat etmeyeyim diye de müzik dinliyorum. Radyolardan sıkılınca da  kardeşimin bıraktığı Deniz Seki cd'sini çalmaya başladım. Bir şarkısı var "hayat bana ne verdi ise şükrederek yaşadım" diye, çokça tekrarlamış. Sonra nedense dün markette gördüğüm ufacık, yoksul görünümlü teyzenin bir kutu vişne suyu ve iki parça yiyecekle kasa sırasında beklerken markete yeni giren ama ondan biraz daha dinç bir başka teyzeyi selamlamasına kulak misafiri oluşumu hatırladım. Teyze arkadaşına Allah'a şükürler olsun iyiyim diyordu. Yani genç ve doyumsuz halimden utanmış ve acaba gerçekten şükredecek kadar iyi mi diye düşünmüştüm. Sonra bu şükretme meselesine kafayı taktım. Ne kadar güzel bir telkin ve yaşama sarılma yolu olduğunu düşündüm ve de buna benzer pek çok inanışımızın... Yani "İnşallah, Maşallah, Allah kısmet ederse, şükürler olsun, buna da şükür "olmasa hayata nasıl tutunuruz, nasıl kötü geçen günlerin ardından yarından ümidimiz olur ki? Farkettim ki birşeylere inanmayanlar için yaşamak, neye inanırsa inansın birşeye inananlardan, daha zor. Haline şükretmenin içinde daha kötü olma ihtimalinin bilinci, elindekilerin kıymetini bilme hali, daha iyi olma ümidi, "çıkmayan candan ümit kesilmez", "gün doğmadan neler doğar" bilgeliği, kendini önemsemenin frenlenmesi, dünyada başka acıların var olduğunun farkındalığı, kadere inanmanın verdiği biraz tembellikle birlikte iç rahatlığı ve daha neler neler var. Yok hayata sadece kadercilikle bakacak kadar şapşal, bir şeylere inanırken at gözlüklü değilim. Ama şükredebilmek güzel, şükretmeyi bilecek kadar yaşamı anlamak güzel. Üstelik herkesin şükredecek birşeyleri var. Şükretmeyi dile getirmeyenler bile içlerinde herhangi birşey için umut taşıyorsa aslında şükrediyorlar diye düşünüyorum. Hayattan ümidi olan, haline şükredebilen herkesi kutluyorum.  Bugün karamsarsanız, şükredecek hiçbirşeyiniz olmadığını düşünüyorsanız lütfen sağlıklı oluşunu ya da sadece hayatta oluşunuzu kutlayın. Ne de olsa hayatın ucuz, yaşamın pamuk ipliğine bağlı olduğu trafikte yaşıyoruz değil mi?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-4876420190826367655?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/4876420190826367655/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=4876420190826367655' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4876420190826367655'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4876420190826367655'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/11/kredebilmek.html' title='Şükredebilmek'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-4968597963613424536</id><published>2008-11-12T15:15:00.000-08:00</published><updated>2008-11-12T16:41:37.758-08:00</updated><title type='text'>Çeşitleme</title><content type='html'>Geçenlerde tavsiye ettiğim kitaplar, filmler yazımı okuyanlar için haber vereyim dedim: yeni aldığım kitaplardan Buket Uzuner'in "İki Yeşil Susamuru" kitabını bitirdim (bloğumu yazamadığım zamanlarda ne yaptığımı anlamışsınızdır). Valla adı biraz abuk olsa da hatta bu adın verilmesine sebep olan olay da abuk olsa da kitabı beğendim. Artık aşk 70'li yılların kalıplarında yani bir erkek bir kadın arasında sadece kavuşamama üzerine kurulu şekilde yaşanmadığı için (kitap 80'li yıllarda geçse de) şimdiki zamanı da iyi yansıtan bir roman olduğunu düşündüm. Bence kadınların okuması gerekiyor, özellikle boşanma yaşayanların, çocukları olanların, ilişkilerinde kendini sorgulayanların bazı cevaplar bulabileceğini düşünüyorum. En güzel tarafı da şu tespit "bir adamı değerlendirirken önceki ilişkilerini referans alacaksın" yani adam nasıl kadınlarla beraber olmuş anlayacaksın, sonra sana göre mi değil mi değerlendireceksin. Çok farklı iki kadın tipi varsa hayatında bileceksin ki adam bu kadınlardan birini kandırmış, onunla iken aslında olmadığı biri gibi yapmıştır. Değerli bir bilgi!&lt;br /&gt;Neyse kitabı okuyun görün derim, bu arada kitaptaki Mike a bayıldım, çok hoş bir karakter deyip biraz daha merak uyandırayım.&lt;br /&gt;Blog yazımı bu kadar geciktirmeme gelince valla elektrikler kesikti diyemeyeceğim ama öğrenciyim çok ödevim oluyor deyip, bu yaşta eğitim hallerime gülenleri gene güldereceğim. Bitmiyor anasını satayım şu ödev verme halleri. Bir de SPSS gerekliliği çıktı, ne yapıcam bilmiyorum, prensipte korsana karşıyım ama lazım diye eve binlerce dolar verip SPSS mi alıcam bir ders için? Oh Allahım of, yazıcıoğlu pasajı yolları taştan sen çıkarttın beni beni baştan.&lt;br /&gt;Bir başka önemli mesaj dostlara: Dedikodu yapmayın yaptırmayın! Bu da nereden çıktı değil mi? Efendim bendeniz de dahil olmak üzere dedikodu seviyoruz, gönül rahatlığı ile itiraf edelim. Ama dedikodu yapmayın derken ahlaki olarak yapmayın demiyorum, rasyonel olarak yapmayın diyorum. Şunu fark ettim ki sizin çene çalmak maksatlı yaptığınız her dedikodu aleyhinize delil teşkil ediyor. Üstelik ne zaman yaptığınızın önemi yok, çünkü dedikodunun zaman aşımı yok. Beraber dedikodu yaptığınız kişinin kötü niyetli olması da gerekmiyor üstelik. Arkadaşınızın ağzından kaçırması ya da siz dedikodu yaparken hakkında konuştuğunuz kişinin bir anda arkanızda belirmesi olası şeyler. Siz siz olun hakkında konuştuğunuz kişi bir gün söylediklerinizi duyarsa lafınızın arkasında duramayacaksanız asla dedikodusunu yapmayın, hatta biri size yaparsa yaptırmayın siz o kişi hakkında hep iyi konuşun, konuşanı da "ay lütfen öyle deme" falan diye uyarın. Hatta daha da ötesi kötü olmayan, sadece varolanı konuştuğunuz durumlarda bile mümkünse başkaları hakkında yorum yapmayın.  Kimseye koz vermeyin, dedikoduyu sizinle yapıp sonra senin için böyle dedi diyebileceğini unutmayın. Kendinizden bahsedin, karşınızdakine hayat nasıl gidiyor diye sorun, eşeleyin bir sohbet konusu çıkar elbet. Dedikodu kolay sohbetin anahtarı olsa da, insanlar kendi haklarından konuşmaktan, kendi sorunlarını eşelemekten kaçmak için başkaları hakkında konuşmak kolay gelse de yapmayın, zoru seçin. Beni soracak olursanız, deniyorum. Bunu düstur edindim, çabalıyorum. Gerçi itiraf edeyim, hiç kimse ile ilgili dedikodu yapmamaya çalışmak insanı zorluyor. Meğer ne çok başkaları hakkında konuşuyormuşuz, bunu hayatından çıkarmaya çalışınca insan iki düşünüp bir konuşuyor vallahi :)&lt;br /&gt;Bir de Mustafa filmi hakkında konuşacağım, malum pek popüler bir tartışma mevzusu ya... Gerçi filmi görmeden önceki konuşmalar saçma oluyor diye kocama bile fikir yumurtlamadım ama ben filme gidesiye kadar konu eskiyecek diye şimdiden bir ön fikir beyanı yapayım. Ben Atatürk'ü lider olarak, bugünkü yaşamımda şükrettiğim şeyleri bana sağlayan adam olarak seviyorum ama tabulaştırmıyorum. İyi bir liderin de insanüstü, her yönüyle kusursuz, idealize edilmiş olması gerektiğine inanmıyorum. Bu sadece bir yanılsamadır, tıpkı birine ilk aşık olduğunuzda sanki o hiç tuvalette osurmuyor, gece horlamıyor, hiç takıntısı yok sanmamız gibi. Edison'u eleştiren var mı? Adam insanlığa neler kazandırmış mesela berbat bir aşık olsa bu bizi ilgilendirir mi? Hayır! Bu da benzer birşey, Atatürk'ü Türkiye'yi yarattığı, bizlere sağladığı hayat şekli için, özgürlük için seviyoruz, gerisi magazin bence. Benim ona olan sevgim ve minnettarlığım başka şeylerle ölçülebilir değil, bu sebeple Mustafa filminde Atatürk'ün anlatılan yönleri pek de ilgimi çekmiyor (belki de filme koşarak gitmeyişimin arkasında bu vardır). Tabi bu arada reklamın iyisi kötüsü olmaz lafı bir kere daha kanıtlanmış oldu, Can Dündar gişede birinci. Hiç sızlanmasın "anlaşılamadım" diye. Yere vuranların bile hayrını gördü bu kez. Neyse yine de izleyeceğim ben de, sinema da olmasa bile DVD'si gecikmez diye düşünüyorum. Kiralayıp seyrederim, o zaman hala ihtiyaç olursa bir şeyler yazarım ama şimdilik ben benim Atatürk'ümle mutluyum. Gerisi boş diyorum.&lt;br /&gt;Yine daldan dala oldu, artık konuları biriktirmesem daha iyi olacak galiba.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-4968597963613424536?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/4968597963613424536/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=4968597963613424536' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4968597963613424536'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4968597963613424536'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/11/eitleme.html' title='Çeşitleme'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-4730236593689467645</id><published>2008-11-05T10:31:00.001-08:00</published><updated>2008-11-05T10:31:17.118-08:00</updated><title type='text'>Kitaplar, filmler</title><content type='html'>Kitap okumayı seviyorsanız, hele benim gibi okuyacak bir kitabı olmayınca kendini güdük hissedenlerdenseniz, kitap alırken en büyük sorun ne alacağınıza karar vermektir. Kitap fiyatları 15 YTL den başlayıp 40 Ytl'lere kadar vardığı için benim kadar sık kitap alan biri hangi kitaba para yatıracağına karar verirken haliyle zevk alacağım birşey olsun, niye bunu aldım diye pişman olmayayım diyor haliyle. DNR, Remzi ya da diğer büyük kitapçılardan birine gidiyor, rafların önünde dakikalar geçiriyor almayı istediğim bir kucak kitabın ancak 2 tanesini almam gerektiği gerçeği ile elemeye başlıyorum. Ön arka kapaklara bakılıyor, özetler okunuyor, o anki ruh durumumla ne okumak daha iyi olur diye tahlil yapılıyor, kitabın fiyatına bakılıyor falan. En ideal durum ise birinin tavsiye ettiği kitaplar, kolayca içeri girip raftan alıp kasaya gidiyorum. Keşke hep tavsiyesine güveneceğim insanlar okudukları güzel şeyleri söyleseler diye hayıflanıyorum. Ama benim kadar sık kitap bitiren fazla insan tanımadığımdan yeni tavsiye almak da zorlanıyorum. İşte bu sebeple son zamanlarda okudukalrımı, gittiğim filmleri, seyrettiğim DVD'leri aktarmak istedim ki seçim yapmak da zorlananlara yardım olsun. Zevkler ve renkler tartışılmaz kuralını unutrmayın, sonra bana kızmayın ama benim tarzımı biliyor ve seviyorsanız siz de hak vereceksiniz.-Buket Uzuner- İstanbullular-Roman: Gerçekten çok hoş (bir hocam tavsiye etti ve bayıldım)-Mine Kırıkkanat-Destina-Roman: Bu yazarı "Sinek Sarayı"ndan beri severim ki o da şahanedir, bunu da sevdim biraz fantastik olmuş ama hoş.-Adam Fawer-Olasılıksız-Roman: Zaten Bestseller ve olmayı da hakediyor bence.-Orhan Pamuk-Masumiyet Müzesi-Roman: Orhan Pamuk severim, tüm kitaplarını okurum, okurken biraz sıkılırım ama sonradan kitaptan belleğimde kalanlar hep iyi şeyler olur. Bu da okunası birşey özellikle aşka hala inanlar varsa. Gene de tartışacak çok şey var bu kitapta, bir de gerçekten böyle bir müze kurulacağına hala inanamadım, anlayan olursa beri gelsin.-Şu anda okumak için ise 2 kitap aldım. Buket Uzuner "İki yeşil su samuru" ve Jane Green "Sahildeki evimiz". Daha yorum yapmak için erken.-Max Payne- Film: Çok anlamsız gitmeyin-Düşes-Film: Bayanlar gidin ve kudurun. Çıkarken adamı boğmak isteyecek ve asla evinize bayan yatılı misafir almayacaksınız.-Boleyn Kızı-DVD: Gerçekten görmeye değer, kadın kadının kurdudur, kardeşlik önemli, vb bir sürü düşünce olacak aklınızda-27 Dresses-DVD: Romantik komedi idi ama ben kıza çok acıyıp ağladım nedense.Şimdilik bu kadar ama devamı gelecek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-4730236593689467645?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/4730236593689467645/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=4730236593689467645' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4730236593689467645'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4730236593689467645'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/11/kitaplar-filmler.html' title='Kitaplar, filmler'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-7334032449242897657</id><published>2008-11-05T10:04:00.000-08:00</published><updated>2008-11-05T10:10:35.112-08:00</updated><title type='text'>Flört Piyasası</title><content type='html'>Memleket patlayacak, patladı, geliyor geldi nidaları ile ekonomik kriz ve de İMKB borsası ile uğraşa dursun, ben bir arkadaş ziyareti ile aşk borsasına takıldım kaldım. Kendini güvene almış ve hisse senedi harici varlıklara yönelmiş yatırımcı misali, aşk borsasını, uzaktan, ne olduğunu pek umursamadan ama habersiz de kalmayayım diye izlerken içeriden birinin anlattığı  olaylarla aslında herşeyden bihaber yaşadığımı farkettim. Tabi ki bekarlar zaten biliyordur ama evli aradaşlar için anlatmayı borç bilirim deyip yazıyorum.&lt;br /&gt;Efendim ben aşk borsası dedim ama aslında aşk falan yok ortada, flört piyasası demek daha doğru. Daha gençleri pek ırgalamaz belki ama 30 yaş ve üstü bekar insanlar ellerindeki birikimleri (yani beden ve yürekleri ile) bu piyasada kazanmaya çalışıyorlar. Voleyi bulup mutlu bir evliliğe kavuşmak isteyen de var, uzun dönemli yatırımcıyım şimdilik sadece ciddi bir ilişki yaşamak istiyorum diyen de. Ancak çoğunluk (özellikle erkek güruhu) spekülator olarak sadece kısa süreli kazançlar peşinde yani seks arıyor. Konuya bodoslama girdim şimdi flashback zamanı.&lt;br /&gt;Dün üniversiteden çok sevdiğim sınıf arkadaşım, çok uzun zamandır yüzyüze görüşemediğimizden kızımı görmek ve arayı kapatmak için bana geldi. Eşimin gece yarısı biten mesaisini de fırsat bilerek uzun saatler boyu bizim balkonda fanlı ısıtıcı sayesinde bol bol yiyip, çay içerek ve sigaralarımızı tüttürerek sohbet ettik. Arkadaşım 6 yıllık bir ilişkiyi nişanlanarak nihayete erdirecekken nişanlısından anlaşamayarak ayrılmıştı ve uzun zamandır da ciddi bir ilişkisi olmamıştı. Karşımda oturuyordu, güzeldi, bakımlıydı, çok iyi eğitimliydi, maddi durumu yerindeydi, işi vardı, 30 yaşında ama 28’den bir gün fazla göstermiyordu ve sormadan duramadım; onun gibi bir bir genç kadın nasıl yalnız olabilirdi? Üstelik gece dışarı çıkma, en popüler mekanlara gitme ve yeni insanlarla tanışma lüksü de varken. “Doğru düzgün adam yok” dedi. Nasıl yani diye üsteledim acaba o da mükemmel adamımı arıyor diye şüphelenerek. “Hayır hayır bırak yakışıklı, eğitimli ya da zengin olmayı, insan gibi insan dengesiz olmayan bir adam bile bulamıyorum” dedi. Sonra da detayları, anektodları ile bugünlerde flört piyasasının nasıl olduğunu anlattı. Bir kısmı asla ilişki istemiyor adamların, tek amaçları yatağa atmak, ilişki isteyenlerde mutlaka bir arıza var, ya ruhsal dengesizlik ya da daha ötesi delilik. Hepsinin ortak noktası ise kendini beğenmişlik ya da kendini bilmezlik. Herkes en çirkini bile top model gibi bir kızla çıkmak istiyor ama evlilik zorlaması hatta aşk zorlaması olmayacak. Yatılıp kalkılacak ama ilişkimiz nereye gidiyor sorusu sorulmayacak. İlişki isteyenlerde de hiçbir şey eskisi gibi değil, kızın içtiği kahvenin parasını bile ödemek yok.Eskiden yani ben de o piyasada iken de erkekler kendini kurufasülye gibi nimetten sayıyordu ama bu durum ayyuka ulaşmış. “Facebook’da bana asılan ama benim yüz vermediğim adam bile iki gün sonra bana “ben galiba hazır değilim diyor, şaşırıp kalıyorum.&lt;br /&gt;-Neye hazır değilsin?&lt;br /&gt;-Yani biz yazışıyoruz ya hani?&lt;br /&gt;-Sen yazıyorsun birşeyler ben de okuyorum eee?&lt;br /&gt;-İşte ben ilişkiye hazır değilim.&lt;br /&gt;-Valla ben seni o gözle görmedim bile, için rahat olsun” deyip konuyu kapatmış ama sinirden de kudurmuş tabi. Ulan yüz vermediğim adam bile kendini ne sanıyor diye. Sonra 2 ay süren bir ilişkisinde adam arabasının bozulup yolda kaldığı bir gün, üstelik de bunu arayıp haber vermesine rağmen onu “doğru söyle kızmayacağım kiminleydin” deyince ardı kesilmeyen kıskançlık krizlerinin artık normal dışı olduğunu anlayıp bırakmış, adamda kızın tüm facebook listesindeki bayanlar ekleme talebi yollayıp arkadaşımı onlara şikayet etmiş. Şimdi bu normal mi? Bir tanesi 2 hafta çıktıktan sonra “hep böyle liseli aşıklar gibi kafelerde mi buluşacağız” demiş yani artık yatalım diyor. Bizimki de öyle işlere balıklama atlayanlardan değil pek prim vermemiş, bu sefer de adam tamam o zaman seninle duygusal birşeyler yaşamaya çalışalım diye saçmalayınca bizim kız biz senle yapamayız demiş. Bir başkası Sunsete gidelim diye tutturmuş sonra da kızların erkeklerin paralarını yemelerinden ne kadar nefret ettiğini anlatmış yani gidelim ama hesabı ödemem diyor. Daha neler neler. Arkadaşımın teorisi şu. Facebook, msn, cep telefonu mesajı insanların cüretini artırıyor. Karşından olsa düşünsen bile asla söylemeyeceğin şeyleri cart diye söylüyorsun. İlişkiler hızlı, aday çok ya çok umursamıyorsun ya kaybedersem diye. Herşey sahte, ortam kaypak. Gay çıkan adamlar, bir sürü kişiyi idare edenler falan bir sürü şey anlattı. Dondum kaldım. Tüm akşamın anektodlarını anlatmaya yer yetmez ama özetle gözüm korktu. Evdeki kocamı, eldeki erkeğimi nadir bir tür, soyu tükenen canlı diye camlı bir bölmeye mi koysam, korumaya mı alsam diye düşünmeye başladım. Çünkü anladığım kadarı ile öyle erkek pek kalmamış, olanlar kapılmış. Allah korusun flört piyasasına yeniden girecek olsam bir daha öylesini bulamam herhalde. Arkadaşım gitti, ben de bunları yazmalı ve kocalarına dırdır eden, hayatından şikayet eden ama aslında herşeye sahip olan evli arkadaşlarımı uyarmak istedim. Piyasa kötü aman elinizdekinin kıymetini bilin diye J Gece eve yorgun gelen kocama yemek sofrası hazırlayıp sürekli gülümseyerek baktım, huylandı:&lt;br /&gt;-Hayırdır niye öyle bakıyorsun?&lt;br /&gt;-Yok birşey seni özledim de&lt;br /&gt;-Hııı&lt;br /&gt;-Seni çok seviyorum aşkım&lt;br /&gt;-Ben de ben de, ama bir kola doldurursan daha çok severim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-7334032449242897657?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/7334032449242897657/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=7334032449242897657' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/7334032449242897657'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/7334032449242897657'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/11/flrt-piyasas.html' title='Flört Piyasası'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-1872180942444390154</id><published>2008-10-11T07:48:00.000-07:00</published><updated>2008-10-11T08:01:06.851-07:00</updated><title type='text'>surat asmak</title><content type='html'>Surat asmak en temel davranışımız son zamanlarda. Herkes birşeyler için surat asıyor ve ben buna deli oluyorum. Uzun zaman hizmet sektöründe çalışmaktan mı ya da ilk patronumun beyin yıkama tekniğinin başarısından mı bilmem ama ben surat asmayı ayıp, yanlış ve çirkin buluyorum. Hasta iken bile insanların yüzüne gülümsemeye çalışıyorum. Avrupa'nın refah seviyesi yüksek ülkelerinde birbirini tanımayan insanların bile yolda yanından geçenlere selam verdiğini, günaydın, iyi akşamlar dediğini görünce çok şaşırmıştım. Hadi biz tanımadıklarımıza surat asmayı kabullendik. Ama bari tanıdığımız insanlara surat asmayalım. Ben senin ne derdin olduğunu, neye canının sıkkın olduğunu nereden bileyim. Surat asınca bana asıyorsun sanıyorum. Sonra da kara kara acaba yanlış birşey mi yaptım diye düşünüyorum. Hatta kafaya takmamam gereken şeyleri bile kafaya takıyorum. Başkalarının ne düşündüğünü önemsemeyin diyorlar ya olmuyor işte sonuçta bir toplum içinde yaşıyoruz, kapı komşunuz, kapıcınız, arkadaşınız, hergün alışveriş ettiğiniz bakkal, pastanedeki kasiyer, kısaca yüzüne bakıp konuştuğunuz her tanıdık sima sizin gününüzü etkiliyor. Sebebini bana anlatacak kadar yakın değilsen sıkıntın ne olursa olsun bana surat asma kardeşim. Benim de suratımın düşük olduğu günler oluyor elbet, insanız tabi ki. Ama odadan çıkınca evdeki çalışanımıza bugün ben kötüyüm, hastayım, yorgunum neyse işte onu söylüyorum. Karşı komşumla karşılaşınca gülümseyecek takatim yoksa ay bugün çok keyifsizim diye açıklıyorum. Sebepsiz surat asmaları protesto ediyorum vesselam.&lt;br /&gt;Kızım da çok suratsız bugün ama onu affediyorum çünkü konuşamıyor. Parka giderken bile surat astı, giderken ağladı, dönerken arıza çıkardı, palto giymek, çıkarmak hatta yemek yemek bile istemedi. Onu neşelendirmek için yaptığım şaklabanlıklara bile bir gülümseyip tekrar surat astı. Sanırım dişi çıktığı için canı yanıyor ondan keyfi yok. Bir konuşsa söyleyecek yavrum ama şimdilik sadece aksilik yapıyor.&lt;br /&gt;Lütfen siz de surat asmayın etrafınızdakilere, ya söyleyin neden keyifsizsiniz ya da bir zahmet gülümseyin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-1872180942444390154?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/1872180942444390154/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=1872180942444390154' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/1872180942444390154'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/1872180942444390154'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/10/surat-asmak.html' title='surat asmak'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-3548636505876050834</id><published>2008-10-05T04:39:00.001-07:00</published><updated>2008-10-05T04:39:22.483-07:00</updated><title type='text'>Bodrum mu? Hıhhh!!!</title><content type='html'>Yaz sonunda bir arkadaşımız İstanbul’da 5-6 yıldır çalıştığı ihracat firmasından istifa etmek zorunda kaldı. Patronla anlaşmazlık düzeyi yaşanan son bir olayla ayyuka çıkmış, arkadaşımızın yaptığı bir hata nedeniyle hazırladıkları sipariş çöpe gidince de bizim ki aslan gibi madem ben zarar ettirdim o zaman istifa edeyim demiş, tazminatını gömmeyi göze alarak da ayrılmış. Başkası olsa o beni kovsun der hiç tınmazdı ama bizim ki diğer tüm arkadaşların “enayi” benimse aferin nidalarım ile işten ayrıldı. Neyse uzatmayayım artık işsiz olması vesilesi ile uzun yaz tatilini geçirmek için soluğu ablasının Bodrum’daki yazlığında alan arkadaşım, tatil süresince kendine Bodrum’daki bir firmada iş ayarladı ve aniden Bodrum’a taşınma kararı aldı. Evli ya da çocuklu olmaması, İstanbul’da kirada yaşıyor oluşu ve Bodrum’da hazır ev bulunması (ablasının yazlığı) bu kararında etkili rol oynadı. Yine yakın bir arkadaşımızın da “herkesin emeklilik için hayal ettiğini sen şimdi yapacaksın, hazır seni bağlayan ve riske atacağın bir şey yokken yapman çok mantıklı” diye desteklemesi ise kararını ne kadar etkiledi bilmiyorum. Velhasıl gitti, yerleşti ve çalışmaya başladı. Geçenlerde ona Bodrum’da kışın hayat nasıl diye mail atmış ve cevap verirken ballandırmamasını rica etmiştim. Bu ricama karşılık yazdığı mail şöyle oldu: “küçük bir sahil kasabasına yerleşmek çok kötü, emekli olmak gibi, çok kötü oluyor kışın burası; kasvetli hava, tiyatro sinema yok, yiyecek ekmek bulamıyorsun, pasta yiyorsun. Hiçbir şey yapamıyorsun denize giriyorsun, güneş batarken hüzünleniyorsun içki içiyorsun, trafik diye bir şey yok, sokağa arabanı park edebiliyorsun, kimse otopark parası istemiyor, hava bedava su bedava.. Böyle bir hayata alışmak çok zor inan bana..” Fark ettiğiniz üzere benimle dalgasını geçip keyfinin gayet yerinde olduğunu belirtmiş haliyle bana da “seni mikrop seni!” demek kaldı, bayağı kıskandım onu. Bu arada bayram tatili vesilesi ile İstanbul’a geleceğini söyleyince farklı düşüncelere gark oldum, kıskançlığım geçti. Nasıl mı?&lt;br /&gt;İnsan İstanbul’un kalabalığı, trafiği, koşturması içindeyken ilk tatil fırsatında buradan kaçmayı, mesela Bodrum’a gitmeyi pek hoş buluyor, tatil beldelerine gidenlere iç geçiriyor. Ama tatil beldesinde yaşayan da fırsat bulunca İstanbul’a koşuyor. İstanbul’da olan için Bodrum’a gitmek ne kadar cool ise Bodrum’un yerlisi olan için de tatilde İstanbul’a gitmek o kadar cool. Yani komşunun tavuğu komşuya kaz görünür hesabı. Ya da bir şeyin iyiliğini, güzelliğini, kıymetini yanındaki kötülük, çirkinliklerin ve zorlukların belirlediği düşüncesi…&lt;br /&gt;Sonra kafamda bu örnekleri çoğalttım. Bir şirkette çalışmayı bıraktığımdan beri, eskiden pek hevesle beklediğim Cuma günlerinin artık benim için özel olmadığını, çünkü Pazartesi günü işe gitme zorunluluğu yokken Cuma’nın da anlamı olmadığını fark ettim. Ya da tam tersi yazın bunaldığım güneşli havaların, yağmurların başlaması ile arada bir ortaya çıkmasının ne kadar değerli olduğunu anladım. Bunun gibi binlercesi var beni uzatmayayım.&lt;br /&gt;Sonuç olarak Bodrum’a taşınan arkadaşım havalar iyice soğuyana kadar her gün denize giriyor olabilir ama denize girmekten benim kısacık tatilimde aldığım kadar zevk alabildiğini sanmıyorum. Kalabalık ve trafik çok kötü evet ama yaşlanmadan ıssızlaşmak da öyle değil mi? Sahip olduklarımızla, olduğumuz yerle mutlu olmalıyız diye bilgece sonlandırdım düşünmeyi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-3548636505876050834?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/3548636505876050834/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=3548636505876050834' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/3548636505876050834'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/3548636505876050834'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/10/bodrum-mu-hhhh.html' title='Bodrum mu? Hıhhh!!!'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-1695779895338780023</id><published>2008-10-02T04:22:00.000-07:00</published><updated>2008-10-02T04:37:15.792-07:00</updated><title type='text'>Hastayım, hastasın, hasta</title><content type='html'>Bugün bayramın 3. günü itibari ile hastayım. Geçtiğimiz ay önce benim hastalığım ile başlayan, sonra evdeki herkesin hasta olması ve kızımın zatüre olması ile sonlanan durumdan dersimi aldığım için hemen ilaç tedavisine ve streril maske takmaya başladım. Tabi beni dışarda maske ile dolaşırken gören insanlar da tuhaf tuhaf bakmaya başladılar. Bunu hiç anlamıyorum, etrafındakilere solunum yolu ile hastalık bulaştırmamak için maske takman gerektiğini kimse bilmiyor mu? Neden herkes bulaşıcı HIV taşıyormuşum ya da lösemili imişim gibi bakıyor anlamıyorum. Bu arada gerçekten bu hastalıklara yakalananları bir kez daha anladım. Toplum hastalıklara karşı cahil ve de hasta insandan öcüden korkutuğundan daha çok korkuyor, toplumsal dışlanma bu olsa gerek. Allah hepimizin müstehakını versin diyorum.&lt;br /&gt;Bu arada bayram için yaptığım planların % 75'ini gerçekleştirdim ama hasta olmam sebebi ile bir kısmını erteledim. Evde yatmak istemediğim için, benden bağımsız şekilde kendini hasta eden kardeşimle birlikte sinemaya gitmeye karar verdim. Eğer grip olduk diye bizi almamazlık etmezler ise maskelerimizi takıp sinemaya gideceğiz. Nerdeyse vizyondan kalkmak üzere olan women filmini görmek istiyorum. Bakalım seansı yakalayabilecekmiyiz.&lt;br /&gt;Bayram boyunca çalışacağını söyleyen eşim bana süpriz yaptı, ilk gün çalışmadı. Bu duruma en çok ben ve de kayınvalidem sevindik. Eşimin annesinin evinde bayram kahvaltısı, aile ile görüşme güzel bir gün geçirmemizi sağladı, gerçi evde tek başına takılmaya alışmış kızım fazla kalabalıktan biraz huysuzlandı ama olsun. Bu duruma çocuklarda aşırı uyarılma diyorlar. Dikkatini çekecek çok fazla farklı eşya, ortam ve insan görünce çocuğun nevri dönüyor. Eve dönüp kendi koltuğu ve rahat salonunun kraliçesi olunca normale döndü. Akşam da babamız bizi güzel bir yemeğe götürdü. Aslında kızım restaurantın oyun parkından çıkarken çok ağladı ve güne karizmatik bir nokta koydu ise de bunu unutarak hala güzel bir yemekti diyorum. Son olarak da karşı konşumuz ve fahri anneannemizi ziyaret ettik. Bayram görevlerimiz tamam oldu. Tabi ki başka şehirde yaşayan gerçek anneanne ve dedemizi, teyzelerimizi ve sevdiklerimizi aramayı ihmal etmedik.&lt;br /&gt;Bir bayram daha böyle geçti, artık lafı uzatmamalı ve sinemaya yetişmek için laptopumu kapamalıyım. :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-1695779895338780023?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/1695779895338780023/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=1695779895338780023' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/1695779895338780023'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/1695779895338780023'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/10/hastaym-hastasn-hasta.html' title='Hastayım, hastasın, hasta'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-5508258748072723152</id><published>2008-09-28T05:17:00.000-07:00</published><updated>2008-09-28T05:50:26.754-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bayram'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kavga'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ısıtıcı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='keyif zamanları'/><title type='text'>Bayram yaklaşırken</title><content type='html'>İki üç gündür müthiş koşuşturma içinde sürekli bir yerlere para ödemeye gidiyorum. Bayram tatili nedeniyle tüm hafta kapalı olması muhtemel bankalardaki işlerimi hallettim. Maaşlar, ay sonu ödemeleri, vergiler falan derken elde avuçta ne varsa harcadım. Ama hala kızıma bir ayakkabı almaya, babaannemize bayram hediyesi almaya gidemedim. Kısmetse onları da arife günü halledeceğim. Tabi benim gibi herkes son dakika alışverişlerini ve ödemelerini yaptığı için banka kuyruklarından ve trafik kalabalıklığından bahsetmeye gerek yok sanırım. Sürekli yağan yağmur, kızımın evde kalıp can sıkıntısı ile huysuzlaşması da üstüne tuz biber oluyor. Gene de yağmurun serpiştirmediği yarım saatlik aralarda parka götürüp palto ve bere korumasında kızımı salladım. Açık hava her türlü koşulda iyi geliyor vesselam. Sevgili eşim bayram tatili boyunca çalışıyor ne yazık ki. Ne kadar çalışırsa o kadar kazandığı bir işi olduğu için, yaptığım onca ödemeden sonra aslında ne yazık ki yerine iyi ki demeliyim belki de. Ama bayramın tadını çıkaramayacağımız için gene de içim buruluyor. Eşim eşlik edemese de kızım bayram olduğunu anlasın diye onu süsleyip sevgili bakıcımızı da alıp erken saatte kayınvalideme tünemeyi düşünüyorum. Kızımın halası ve kuzeni de oraya geleceğinden en azından ailece bayramlaşma, güzel bir sofrada kalabalık şekilde kahvaltı etme ve sonra babaannenin evini kurcalama zevkinden onu mahrum etmeyeceğim. Kalan günlerde ise uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla buluşup kahve içmeyi ve yeni doğum yapan bir arkadaşıma da bebek görme ziyareti yapmayı planladım. Zaten sonra da bayram havası son bulur diye düşünüyorum. Eşim de eve saat 21:00 dan önce gelirse belki aylardır yapamadığımız şekilde başbaşa dışarı çıkarız diye de hayal kurdum (gerçi pek boş bir hayal).&lt;br /&gt;Bu arada sadece balkonda sigara içmemiz ve de artık havaların iyice soğuması vesilesi ile balkonumuza bir ısıtıcı aldım. İlk aldığım pek alakasız bir "don çözme cihazı" imiş, onu iade edip mahallede bir dükkandan Fakir marka ucuz ama pek kullanışlı ve oldukça iyi ısıtan bir cihaz aldım. Şimdi panjurlu balkondaki buz gibi havayı ılıklaştırarak rahatça kendimi zehirleyebiliyorum. Bu arada satıcı gencin beni yanlış yönlendirmesi nedeniyle ilk aldığım saçma aleti Bauhaus'a iade etmeye gittiğimde beni bayağı irrite eden bir olaya şahit oldum. Bahaus'un kapı önünde alışveriş arabası almaya çalışırken feci şekilde kavga eden bir ana oğuldu bu. Oğlan taş çatlasın 12-13 yaşlarında annesi de 35-36. Sanırım çocuk kalabalık sebebiyle uzuyan alışveriş faslından sıkılmış annesine mızlanıyordu.  Annesinin de bardağı taşmış olacak ki çocuğa "gerizekalı senin yüzünden alacaklarımı alamayacak mıyım, bıktım senden, koca adam oldun biraz anlayışlı ol"  diye başlayan çocuğun kısık sesle mızlanarak cevap vermesi üzerine üst üste "gerizekalı" diye devam eden ve bir türlü geçmeyen hırsı beni korkuttu ve irrite etti. Annelerini çıldırtan çocuklara çok şahit olduğum için büyük söylememeye ve yargılamamaya çalışsam da en nihayetinde gene de yanlış buldum. İnsanların ortasında gerizekalı diye bağırılan bir çocuğun da ilerleyen zamanlarda annesi ile iletişiminde çok da saygı tesis edilemeyeceğini ve çocuğunda benzer davranışlar sergileyeceğini düşündüm. Anne olmak çok güzel ama kabul ediyorum yorucu ve yıpratıcı. Gene de anneyim diyorsak bazı şeylere katlanmak, çocukların zor dönemlerini atlatmak için daha sabırlı ve donanımlı olmak gerek, özellikle iletişim kurarken! Bunları düşünürken dua ettim Allahım sen beni bu kadın kadar gözümün dönmesinden koru, böyle bir anneye dönüşmekten koru diye.&lt;br /&gt;Neyse bugün de günlüğüme birşeyler yazabilmenin keyfi içindeyim. Her ne kadar eşimin internette facebook'a, msn'e takılan blog yazan insanlara çok boş vakitleri var, işsiz güçsüz bunlar galiba diye takılmasına rağmen gizli gizli bloğumu yazmaya, facebook sayfama bakmaya devam ediyorum. Zaten yakında devam ettiğim doktora programında dersler sıkıştırmaya, sınavlar yaklaşmaya başlayacak o zamana kadar kızımın uyuduğu saatlerde kendime ayırdığım bir lüks laptopuma sarılmak.  Hele de bakıcının izinli olduğu bir pazar gününde yemeklerimi yapmış, tüm işlerimi halletmiş olmam sayesinde bunu yapabilmek daha da keyif verici.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-5508258748072723152?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/5508258748072723152/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=5508258748072723152' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/5508258748072723152'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/5508258748072723152'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/09/bayram-yaklarken.html' title='Bayram yaklaşırken'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-2102154858016478634</id><published>2008-09-24T12:43:00.000-07:00</published><updated>2008-09-24T13:16:51.938-07:00</updated><title type='text'>Öyle düşünüyorum işte</title><content type='html'>Eskiden beri ne zaman arabaya binip şehir içi uzun yol yapacak olsam (Anadolu yakasında oturunca Avrupa yakası uzun yol oluyor misal), hoşuma gidecek bir şarkı buluncaya kadar radyo frekanslarında zaplar dururum. Çünkü hiçbir frekans sürekli istediğim gibi çalmaz, CD ler 2 dinlemeden sonra kabak tadı verir (en azından bir süre dinlendirmek gerekir). Ben de zaplar dururum. O günkü ruh halime göre, o an bana hitap edecek bir şarkı bulana kadar devam eder bu. Çok yüksek sesle müzik dinlemem yaşlanınca beni sağırlaştıracağına inanırım. Zaten bağırarak konuşmayı da sevmem, konuşanları da, şarkı söyleyenleri de... Bunlar normal insan davranışları, eee ne var bunda diyeceksin. Ama normal olmayan şudur ki müziğin sesini o gün hangi yaşta olmak istiyorsam ona ayarlarım mesela 25 yaşında mı olmak istiyorum o zaman ses 25'e ayarlanır. Takdir edersiniz ki hergün aynı yaşta hissetmem de pek mümkün olmaz. Eee kadın ruhu otuzlu yaşları da pek kolay kabullenmez. Yani 20'li ses düzeylerinde gezer dururum. Ancak çoook hoşuma giden bir şarkı olursa umursamam kaç yaşına çıktığımı açarım sesi sonuna kadar.&lt;br /&gt;Herkesin böyle tuaf davranışları vardır muhakkak, yok diyen yalan söyler. Ben çevremdekilerden görüyorum en azından. Misal eşim uyumaya çalışırken odada kitap defter, kalem varsa toplar odanın dışına çıkarır. Çok stresli olduğundan uykuya dalmak da zorluk çekiyormuş, bunlar da ona işini hatırlattığından dikkatini dağıtıyormuş. Yahu benim dekorasyon dergimin senin uykuya dalmanla ne ilgisi var diye dalga geçerim ama hepimizin tuaflıkları var işte.&lt;br /&gt;Söz gelimi çocukken çoğu kişi obsesif bozukluklar yaşar, halı kenarlarına basmamak, elektrik düğmelerine belli sayıda basmak, hep aynı adımları atmaya çalışmak falan. Bende de vardı, geçti yıllar önce. Ama o zamanlar tek manyak benim sanırdım. Sonradan biraz psikolojiye giriş falan okuyunca pek yaygın bir çocukluk davranışı olduğunu öğrendim.&lt;br /&gt;Bugün de kimseye söylemeye cesaret edemediğimiz tuaflıklarımızın evlilikte pek gizlenme olasılığı olmadığını, belki de çok aşık olduğumuz kişinin karizmasını tüm evlilik boyunca koruyamamasının bundan kaynaklandığını düşündüm. Tabi eğer gerçek aşk varsa onu tüm davranışları ile kabullenip siz de karşınızdakinin aynı anlayışlı limanına sığınıyorsunuz. Tuaflıkları seviyor, tuaflıklarınızla seviliyorsunuz ve de gerçek yakınlık bu oluyor. Yakınlık problemi çeken, ilişkilerinde dikiş tutturamayan, hatta evlenemeyen insanların temel korkuları belki de budur. Yani biriyle safi yakınlık yaşarlarsa karizmayı çizeceklerinden korkuyor olabilirler. Demem o ki sizin evinizde asla tuvalete girmeyen sevgiliniz aslında okuyacak birşey olmadan tuvalete giremiyor, annesi ile tanıştırmak istemeyen sevgiliniz deli bir anne ile yaşıyor, sizinle tatile gelmek istemiyorsa sırtındaki kıllardan utanıyor olabilir. Ümidinizi kesmeyin.&lt;br /&gt;Pek daldan dala oldu ama bir yere bağladım düşüncelermi sonunda. Bugün radyoda fazla zap yaptım etkisi geçmedi sanırım. Eh benim yakın yakınlık problemim olmadığına göre gidip yatak odasındaki kitapları toplayayım bari.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-2102154858016478634?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/2102154858016478634/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=2102154858016478634' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2102154858016478634'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/2102154858016478634'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/09/yle-dnyorum-ite.html' title='Öyle düşünüyorum işte'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-3218518205145550233</id><published>2008-09-21T10:42:00.000-07:00</published><updated>2008-09-21T10:44:24.035-07:00</updated><title type='text'>Sezen Aksu</title><content type='html'>Genç kızlığım Sezen şarkıları dinleyerek geçti. Bugün artık sevmeyenleri bile var (o zamanlar onu sevmeyen ölsündü). Kendi bile insanların onu ilahlaştırmasından rahatsızlık duyduğunu, herkes gibi işini yapan ama iyi yapmaya çalışan biri olduğunu söyleyerek ona dair tabuları yıkmaya çalıştı.. Tüm bunlara rağmen bendeki Sezen klişesi geçmedi. Gençken anlatmak istediğim herşeyi anlatan insan olduğundan mı, yaşlandıkça gençlik anılarına sarılmanın belirtisi olarak mı diye soruyorum kendime. Şimdi laptopumda bir şarkısı çalıyor hangisi söylemem ama dinledikçe anlıyorum ki hala söylediği satırlar beni derinden sarsabiliyor. Bazen benim yaşadığım birşeyi anlatıyor ama hiç yaşamadığım şeylerde bile anlattığı duyguları yüreğimin kenarını bir defterin sayfası gibi kıvırıyor. Hayatı boyunca (ki hayatları 2 ile başlayan yıllara gelmeyen) gençlerin ipodlarına bir tek Sezen şarkısı yüklememeleri beni hala hayrete düşürüp onlara acımama sebep oluyor. Çünkü o şarkıları sevmemek hiç aşık olmamak demek benim için, hiç aşk acısı çekmemek, hayatı hiç algılayamamış olmak demek, hiç birini kaybetmenin verdiği elindekinin kıymetin bilme olgunluğuna erişememek demek. Hayatımın her önemli dönemi onun şahane bir şarkısının eşliği ile geçmiştir. Kasetlerini arşivlediğim tek sanatçı, hiçbir ünlüye, buna yabancılar da dahil, fan olmama snopluğundaki ben onunla sohbet edebilmeyi george coolney ile yemek yemeye tecih edebilirim. Ama derdim imzasını almak ya da onu tanıyorum demek değil. Ona bu şarkıları yazdıran ruhu anlayabilmek, hayata o bilgece bakışı araklayabilmek, aşkı her yaşta böyle yüceltmeyi öğrenebilmek...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-3218518205145550233?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/3218518205145550233/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=3218518205145550233' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/3218518205145550233'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/3218518205145550233'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/09/sezen-aksu.html' title='Sezen Aksu'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-1400233991992600101</id><published>2008-09-19T16:30:00.000-07:00</published><updated>2008-09-19T17:39:31.823-07:00</updated><title type='text'>Kışa Hazırlık</title><content type='html'>Önümüzdeki hafta itibari ile kış dönemimi açmış bulunacağım. Yeniden okulum başlıyor. Yıllar sonra öğrenciliğe dönen biri olarak (işletme doktorası yapacağı tuttu), lisans öğrencisi olduğum yıllardan bile daha disiplinliyim. Tabi akli baliğ olmamın bunda çok etkisi var. Artık herşey için emek sarfetmek gerektiğini ve emek sarfettiğim herşeyin de kımetli olduğunu öğrendim. Anne olmak da beni biraz daha planlı yaptı diyebilirim.&lt;br /&gt;Neyse sonuç olarak kış geliyor, okul başlıyor. Yeniden tonlarca makale okunan ve bilgisayar başında geçen geceler kızımın ağlamaları ve benim onu sakinleştirmek için (insanların hem gereksiz bulma hem de imrenme karışımı tepkilerine rağmen) emzirmem ile bölünecek. Gece yenilen yemekler yazın binbir güçlükle verdiğim iki kiloyu fazlası ile yerine koyacak. Gerçi ben hazırlıklıyım, ne mi yaptım? Yanlardaki fazlalıklar çok zarif bir şekilde gizleyen ve ince olduğu için şişman göstermeyen iki adet harika hırka edindim :) Kızımın ve kendimin kışlıklarını çıkardım (eşiminkilere hala sıra gelmedi o yüzden kocam hala tişörtlerle geziyor). Gardroplarımıza birkaç ekleme yaptım özellikle kızımın bir beden büyüen uzun kollu çıtçıtlı body'leri hemen mothercare'den tedarik edildi.Yaz başında ülkesine geri kaçan bakıcımızı 2 farklı bakıcı denedikten ve burnum sürtüldükten sonra ağlayarak geri çağırdım, geri geldi (onun da burnu sürtülmüştü)ve tekrar birbirimize sarıldık :) İki gündür yaz başında gitmesi ile kızımın bana yapışmasına sebep olduğu için şimdilerde kızımı uyutma savaşı veriyor ben de başka odalara gizlenip işini kolaylaştırmaya çalışıyorum. Ne de olsa okul başlayınca onun uyku saatlerinde evde olmayacağım için kızımın Halide (bakıcımızın adı) ile uyuması mecburi olacak.&lt;br /&gt;Öte yandan yaz başında planlayıp hala yapamadığım işlerle dolu olan bir "to do" listem var. Çoğunluğu eşimin ofisi ile ilgili işler. O savsaklıyor ben de savsaklıyorum, ama düşen panjur bağlantları boyadan sonra hala eski yerni alamamış tablolar, geçen döneme ait bazı kağıt kürek işleri benim dersler yoğunlaşmadan halletmem için listeden bana göz kırpıyor.&lt;br /&gt;Kızıma hamile kalınca bırakığım ve 2 yıla yakın tiksinip içmediğim sigaram yaz başında yeniden hayatıma döndü (sevindirici bir olay değil elbet ama başladım yine). Yaz boyunca balkonda rahat rahat içtik ama havaların soğuması ile kat kat giyinip balkonda oturma sıkıcı olmaya başladı şimdilerde balkona bir elektrik sobası almayı planlıyorum çünkü kızımın sağlığı için asla evin içinde sigara içmeyeceğiz. Kendimizi düşünmesek de onu düşünmek zorundayız. Umarım o büyüyene kadar sigaradan ölmeyiz :(&lt;br /&gt;Bir de gardrobumun en gerekli parçası olarak almayı istediğim çizmeler var kafamda. Şöyle taba rengi kalın topuklu, taytları hatta dar kotları içine sokabileceğin kadar geniş bir çizme. Aslında hayalimdeki çizmeye çok benzeyen bir şey buldum bile ama sezon başı olduğu için 499 ytl etiket ile bana nanik yaptı. Acaba ne kadar zengin olursam 500 ytl'ye çizme almak bana normal gelir diye düşündüm. Hiçbir zaman almayacağıma kanaat getirdim. Hele de ithal olmayan yerli malı bu çizmenin sezon sonuna doğru dörtte biri fiyata satılırken bile satanın hala kar ettiğini bildiğim sürece hiç almam dedim. Zaten onu almayacağım için mevzuyu kocama açmaya bile gerek duymadım.  Ona göre kadın giyiminde dönen para miktarı başlı başına bir delilik.&lt;br /&gt;Sonuç olarak bir yandan hayallerimdeki çizmenin bütçemeuyacak bir alternatifini düşleyerek, to do list'i sürekli daha çok burnuma girecek bir yere asarak ve kızımı uyutma görevini devraldığı için Halide'ye gizli bir minnettarlık duyarak kışa hazırlanıyorum. Ama gene de bir anda kış gelmesin biraz sonbahar olsun diye dua ediyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-1400233991992600101?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/1400233991992600101/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=1400233991992600101' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/1400233991992600101'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/1400233991992600101'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/09/ka-hazrlk.html' title='Kışa Hazırlık'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-9042143199480893562</id><published>2008-09-15T19:33:00.000-07:00</published><updated>2008-09-15T19:34:13.533-07:00</updated><title type='text'>Yazılamayanlar</title><content type='html'>Ne çok şey var yazmak istediğim... Ama yazmak cesaret ister... Kayda geçer herşey yazınca. Hele internet dünyasında hiç kaybolmaz. Bir gün hiç ummadığın bir anda, sen unutursun el unutmaz, burnuna sokuverirler yazdıklarını.Korkakça birinin söylemleri gibi mi geldi? Kimbilir belki öyledir. Ama kendime dair yazmak istediklerimi yazmak için dayanılmaz bir istek duysam da ya birgün politikaya atılırsam, ya birgün ünlü olursam da herkes beni didik didik ederse diye yazamıyorum işte. Havadan sudan yazmak kolay da gerçekten düşündüklerimi yazmak zor. Olayları, insanları, geçmişi anlatırken bugünümde olanları ve yarınımda olacakları kırmadan, üzmeden yazmak imkansız. Sorulara, duygusal yargılamalara maruz kalmadan her istediğimi anlatmak için cesaretten fazlası, kaybetme korkusuzluğu lazım. Ama insan elde ettiği mutluluğu kaybetmeyi göze alıyorsa akıllı değildir.  İşte bu yüzden ne yıllardır hayatım hakkında yazmak istediğim romanı, ne tutmak istediğim günlüğü ne de yazmak istediğim mektupları yazamıyorum. Oysa yazacak o kadar cümlem birikmiş, o kadar adresim var ki... Zamanla kayboluyor cümlelerim, unutuyorum eskiye dair olayları, anıların bir kısmı bilinçaltımdaki korumacı bir el tarafından siliniyor. Bugünümü ve yarınımı korumak isteyen bir el...Ve yine işte bu yüzden geriye kalan iyi kötü anıları, geçmişi, düşüncelerimi yazmak için daha özgür olacağım günleri bekliyorum. Yaşlı, sevdiklerin kaybetmiş, ölmeye yakın günleri... Bırakın önemli şeyleri, en basitinden şimdi eşim olan insanla flört ettiğimiz zamanlarda yaşadıklarımı bile birgün babam okursa diye yazamam (eşimle okulda tanıştığımızı sanıyor). Hele 1,5 yaşındaki kızımın annemin anıları diye okuyacağı satırlarda ona kötü örnek olma korkusu taşımadan birşey yazmam mümkün mü? Daha dün akşam Orhan Pamuk'un son romanı Masumiyet Müzesini bitirdim. Orhan Pamuk'un Rüya adında bir kızı var. Romanı okurken bazı yerlerde "insan kızınında okuyacağı bir şeye nasıl bunları yazar" diye düşünmeden edemedim. Sonuçta kurgu bile olsa "babamın kurguladığı sevişme sahnesini" okumayı ben istemezdim doğrusu.Sanırım ülkedeki pek çok kişi gibi ben de yazar olmak istiyorum ama bu yaşa kadar olamayışımın altında yazamamak değil yazmakta korkmak yatıyor Belki de yazar olabilenler ile hep "hayatım roman" diyenler arasındaki fark budur.Hadi itiraf edelim yazamayacağımız pek çok şey yaşıyoruz, hayal ediyoruz, kurguluyoruz. Ama en elit yaşam alanlarında, sosyal çevrelerde bile muhafazakarız. Başkalarının yazdıklarını rahatlıkla okuyabilir, yorum yapabiliriz ama tanıdıklarımız yazmışsa vay onların haline.Uzun lafın kısası benden bomba etkisi yaratacak roman, anı kitabı, biyografi falan çıkması 70 yaşımı bulur tabi o yaşa kadar yazılamayanlarımı hala hatrımda tutabilirsem.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-9042143199480893562?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/9042143199480893562/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=9042143199480893562' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/9042143199480893562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/9042143199480893562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/09/yazlamayanlar.html' title='Yazılamayanlar'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7602556396476958336.post-4197555174835421300</id><published>2008-09-15T19:31:00.000-07:00</published><updated>2008-09-15T19:33:18.145-07:00</updated><title type='text'>Şiir</title><content type='html'>Eskiye dair pek çok şey var aklımda&lt;br /&gt;Sana dair, bana dair&lt;br /&gt;Pişmanlık yok aralarında...&lt;br /&gt;Şimdi mutsuzum sanma hayatımda&lt;br /&gt;Mutluluk ince ayar yapmaktır FM radyoda&lt;br /&gt;Ve ben mutluyum olduğum frekansta...&lt;br /&gt;Ama bu gelmesin unuttuğum anlamına&lt;br /&gt;El yazından, dudak kıvrımına&lt;br /&gt;Hatta annenin dantel örtülü bir koltukta&lt;br /&gt;Çekilmiş fotoğrafına...&lt;br /&gt;Herşeyin aklımda...&lt;br /&gt;Diyebilirsin ki madem mutlusun orada&lt;br /&gt;Pişman değilsin beni bıraktığına&lt;br /&gt;Ne gerek var bunları hatırlamaya&lt;br /&gt;Hatırlatmaya...&lt;br /&gt;Ama hayatına dair her hatıraya&lt;br /&gt;Özellikle genç ve kaygısız zamanlara&lt;br /&gt;Daha çok sarılıyor insan&lt;br /&gt;Malasef, yaşlandıkça...&lt;br /&gt;Hele tüketilmemiş aşklara&lt;br /&gt;Kirletilmemiş duygulara&lt;br /&gt;Düşman olmamış simalara&lt;br /&gt;Hala iyi dilek yollayanlara&lt;br /&gt;Bir selam yollamamak&lt;br /&gt;Sevgiyle anmamak&lt;br /&gt;Hatırlamamak&lt;br /&gt;Olmaz mı insafsızca?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7602556396476958336-4197555174835421300?l=senaturkmen.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://senaturkmen.blogspot.com/feeds/4197555174835421300/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7602556396476958336&amp;postID=4197555174835421300' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4197555174835421300'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7602556396476958336/posts/default/4197555174835421300'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://senaturkmen.blogspot.com/2008/09/iir.html' title='Şiir'/><author><name>hayat vesaire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10997927455381228252</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_508uIp4VXvM/TSHZytp5tYI/AAAAAAAAACc/CemP189WbSA/S220/G%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC0369.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
